Uyandım.
Uyku bitti ama rüya sürüyor sanki. Öyle ki, sanırım 30 yıl öncesine kalkmışım. Yine o sandıklı kanepedeyim, kapaklarını açsam o kalın telefon rehberi düşecek, örgü şişleri çıkacak karşıma. Ananemin evin her yerine zulaladığı rengarenk yünler dolanacak ayaklarıma.
Rüya bitmiyor.
Hala aynı evdeyim, uzun koridoru yürüyorum, ‘tahtalı oda’da geziyorum, rutubet kokusunu çekiyorum içime. Çıkmam lazım aslında. Hem evden hem rüyadan. Yok, dönüyorum geri. Bir daha salona. Mutfakla salonun bir arada olduğu, ‘amerikan’ olamamış mutfağın salondaki olan bitenden eksik kalmadığı bölüme. 55 ekran televizyon kapalı, müzik seti kapalı. Ama bir yerlerden, usul usul çalan bir şeyler var.
Uyanamamışım.
Çalan, parçadan ziyade bir ilahi gibi. Aşinayım da, melodiyi tam duysam sözleri terennüm edeceğim derken, duydum. Bülbül kasidesi bu. Hem de ‘Bülbül Dede’ söylüyor. Bizimkiler çok severdi. Hiç unutmam, her kandil gecesi rahmetli çıksa da okusa diye beklenirdi. Dede de bir okurdu ki, insan hayatı boyunca unutamazdı.
Ben napıyorum şu an?
Geçmişe yolculuk bittiyse benim şu an kendime gelmem lazım. Mahmurluğu üzerimden atıp, normal yaşantıma başlamam lazım ama yapamıyorum. Ya da yapmak istemiyorum. Acaba evden çıksam nereye giderim? Camdan bakıyorum, hep top oynadığımız bahçe, kale olarak kullandığımız kömürlük. Yerli yerinde hepsi. Ya kapıdan dışarısı? Denemek lazım.
Rüyalar güzeldir.
Güzel ancak uyanmasını bildiğin sürece. Resmen çıktım evden. O sokak boyunu hatırlıyorum, hep bi kaldırım eksiği vardı zaten ama güzeldi. Toz toprak da olsa, her yağmurda çamura da bulansa güzeldi. Önümden bir kamyonet geçti, kırmızı Fargo. Tanıyorum ben bunu. Peşinden bir araba daha, beyaz Toros. Station vagon olanlardan, plakası da ezberimde hatta. Bunların ikisi de dayımın arabasıydı. Hatta Fargo’yu sattı diye çok üzülmüştük. Sonra kaza yaptı, perte çıktı dedilerdi.
Ama şimdi gıcır gıcır geçti gözümün önünden.
O ara Toros patinaj yaptı.
Toz kalktı.
Olsun, iner. Her şey havalandığı gibi düşmesini de bilir. Yer çekimi diye bir şey var. Var ama gökten yere düşenler, yerdekilerin üzerini örter. Bu toz neyin üzerini örtecek? Toprağın. Eskiler, ölümü yaklaşana ‘toprak çekti’ derlerdi. Tozu da mı toprak çekti? Keşke toz toprağın üstünü örtse. Örtse ki görmesek biz de.
Bu mahalle, bu evler, bu apartmanlar. Yarısı var yarısı yok olan çitler, kapalı dükkanlar, rögar kapakları, dalları kırık ağaçlar. Bu garajların hepsinden tanıdık arabalar çıkardı. Bu ziller, bildiğim evlerin kapısı için çalardı.
Şimdi niye kimse yok?
Koca mahallede tek başıma gibiyim. Çıktım dışarı ama mıhlandım kaldım. Hani, gitsem ya azıcık öteye. Gideyim. Yürüdükçe tanış olduğum başka sokaklar çıkıyor karşıma. Sokaklar birbirine bağlanıyor, kapılar hatıralara açılıyor. Evler sokakları yutuyor, sokaklar beni yine aynı noktaya getiriyor. Arkalardan, inceden geçen bir tren sesi. Şimdi koşsam raylara, üstüne bozuk para koyup bir sonraki trenin gelişini beklesem. Binmesem ama. Peşi sıra geçse trenler, aynı rayların aynı bozuk paraların üzerinde.
Sonra, bir sonraki istasyon. İnensiz, binensiz. Biletsiz.
Az ileride okulun çeşmesi var. Üç tanesinin kurnası kırık, bir tanesi çalışıyor ama kuru. Beklemekten turab olmuş. Olduğu yerde eskimiş. Ne kadar zaman geçmiş ki eskisin? Kim bilir?
Okulun yanından sola döndüm, pencere demirlerine bağlanan bisikletler yerli yerinde. Arabalar gayet nizami park etmiş. Yürümeye devam ettim. İleride, caminin önünde bekleyen biri var. Sırtı dönük ama olsun.
Gittim yanına, ‘N’oldu bu insanlara?’ dedim. Yüzünü bana dönmeden ‘Hangi mahalle’ dedi.
Mahalle yok.
‘Benim artık uyanmam lazım’ dedim.
‘Ne uyanması?’ dedi, ‘Rüyadayım ya hani, artık bitmesi gerekiyor’ dedim.
Hiç istifini bozmadı, kafasını eğip ayakkabısının ucuyla yere vururken sordu:
Peki, ya değilse?