Kocaman bir saksı getirmiş. Hani saksı dediysem de ufak bir şey değil, aşure kazanı gibi. Asansör bozukmuş, dört kat çıkana kadar akla karayı seçmiş. Kapıyı bir açtım, az kaldı bayılacaktı. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Saksıyı kapıda bırakıp attı kendini içeri.
‘Gir lütfen’ dedim, ‘Girdim zaten’ dedi. İroniyi anlamamıştı. Belki de anlayacak hali kalmamıştı.
Şimdi bunun ne olduğunu sorsam dönüp bana en kayıtsız haliyle ‘saksııı’ diye cevap verecek, ben delireceğim. O yüzden yöntem değiştirdim.
‘Ooo küp getirmişsin, bundan sonra suyu buna mı koyacağız’ dedim, ‘O küp değil saksı’ dedi.
Ya sabır.
‘Ne işi var bunun burada. Ayrıca bu saksı değil, bu saksı olmak için biraz karta kaçmış, başka bir isim bulalım buna’ dedim, duymazlıktan geldi. Elindeki suyu bitirmeye çalışıyordu.
Son yudumu da içince bana dönüp ‘Çiçek ekicez buna’ dedi.
Sevgili sevgilim ısrarla aklımla alay etmeye devam ediyordu. ‘Buna çiçek ekilmez, ceset saklanır doğru söyle kimi öldürdün’ dedim. ‘Bu şekilde konuşursan senden başlarım büyük ihtimal’ dedi.
Ne kadar da düzeyli bir ilişki. Nasıl da şanslıyım.
Bir müddet susuştuktan sonra ‘Komar ekeceğim buna’ dedi.
Peki.
‘Bunu getirdiğine göre büyük bir şey olsa gerek, dallanıp budaklanınca nasıl evde bakacağız’ dedim, ‘Yok ya ufak bir şey ama küçük saksıda olmaz o, ondan bunu aldım’ dedi.
Tamam da bu da çok büyük ama. Neyse. Neyse de evin ortasında hareket imkanı kalmadı, resmen ortada kuyu var, yandan geçiyoruz. Bunu tek başına yollamayacaktım pazara. Benim suçum.
‘Peki çiçeği nerede bu saksının?’
‘Yarın alıcam’
‘Canım, çiçeği de alıp saksının içinde getirseydin ya. Kendisi bunun için hayli müsait çünkü.’
‘Eğer saksı hakkındaki şakaların bitmezse kendisini kafanda kırmayı düşünüyorum haberin olsun. Ayrıca, o aklıma gelmedi.’
Ben seviyorum bu kadını ya. Her seferinde tırnaklarını bana çıkarsa da, hiçbir zaman aynı fikrin ucundan tutamasak da seviyorum. Bence o da kesin beni seviyor. Çünkü, kendimden biliyorum bana tahammül etmek kolay değil.
‘Komar ne alaka? Ayrıca komar ne ki taktın buna bu kadar?’
‘Sen bilmezsin. Ben çocukken bizim oralarda vardı bunlardan. Nenemle yaylaya gittiğimde görürdüm. Annem, başında çok arı var diye gelmezdi ama ben fırsatım olsa yanında yatardım, o kadar severdim. Bir açarlar, nasıl heybetli nasıl güzel. Bir kokarlar, aklın başından gider. Ama kopardığında bir sıvı verir, ondan kaçıcan. Zehirler adamı valla. Bir arkadaşım ölüyordu bu yüzden.’
‘Hayatım anladım tamam da aklına nerden geldi?’
‘Canım istedi yaaa. Özledim. Bak şimdi papatya gibi cılız değildir bu, gül gibi şovmen de değildir. Kendine hastır, nevi şahsına münhasır bir çiçektir. Sarısı, moru aklını başından alır insanın. Bir de balı vardır bunun. Delibal. Fazlası zarar ama, azıcık yiyicen. Tadımlık.’
Demek ki ondan istedi bu çiçeği. Madem evde kendinden bir tane daha olsun istiyor, çocuk yapsaydık o zaman? Olmaz, ya bana benzerse?
Anlatıyor, dinliyorum. Anlattıkça büyüyor, elleri kolları gökyüzüne uzanıyor, oradan gidip yayladaki çocukluğunu yakalıyor, diğer eliyle nenesinin elinden tutuyor geçmişine yürüyor, oradaki kendini seviyor, bana onu tanıtıyor. Konuştukça saksı da dolmaya başladı sanki, çiçekler büyüyor o mutlu olunca, gülücükler tomurcuklanıyor.
Durdu. ‘Çiçek almadım ama yaaa’ dedi.
‘Hadi gidelim alalım’ dedim. Yorulmuş. Ben gideyim dedim, ‘Sen bilemezsin şimdi’ dedi.
Gece boyu boş saksıya bakıp bakıp mutlu oldu. Bir gülümsedi, bir uzaklara daldı.
Ertesi gün gittik, çiçek pazarına yollandık. Lavantaların, küpe çiçeklerinin arasından kıvrıldık, kaktüslere yan baktık, nergislere flörtöz bakışlar attık, menekşelere reverans yaptık. Aradığımızı da anca bir dükkanda bulduk.
Çiçekçi bizi acemi görmüş olacak ki, ‘Bunu şimdi ekin, büyümeye başlayınca geniş bir saksıya alırsınız’ dedi, ben de ‘Biz saksı işini önceden hallettik abi’ deyince kısa süreli bir sessizlik yaşandı.
Aramızdaki espriyi dışarıya da taşımak istedim, ne var bunda?
Dükkanın içi dışı nasıl güzel kokuyor, nasıl insanın aklını başından alıyor. Dayanamadım, ‘Abi ya mevsim yaz değil, bu kadar çiçek nasıl var’ dedim, ‘Mevsimi mi kaldı birader, artık sera var’ dedi.
Doğru ya.
Elimizde torba, sarsak sarsak yürüdük sokakta. ‘Çiçeği aldın, muhabbet kuşu da ister misin?’ dedim, ‘Sen bakacaksan alalım’ dedi. Hoppalaaa. Nerden çıktı bu sorumluluk şimdi. Gitti durdu kafeslerin önünde. Seçmiş bile. Bir tanesi bembeyaz, tek bir renkli tüy yok. Diğeri de gri. Biri dişi, biri erkek. Dişi erkeği paralar dedim, yok ben eğitirim onu dedi.
Önce çiçeklendik, sonra kanatlandık. Sırada ne var?
Ev. Yuvamız.
Elimizde tohumlarımız, yeni kafeslerinde yeni ev arkadaşlarımızla koyulduk yola.
‘İsim düşünelim’ dedim, düşünmüş bile. ‘Erkeğin adı Hulusi olsun’ dedi. Ya dişisi? Onun da adı hazır: ‘Şükufe.’
Bıyık altından gülünce neden olduğunu sordu, bilgiç bilgiç yanıtladım. ‘Ağaçların açtığı çiçeklerin adıdır şükufe’ dedim. Sevindi. ‘Gördün mü, elimi attığım çiçeğe dayanıyor. Nasıl güzelleştiriyorum hayatını. Rica ederim ya, benim için bir zevk’ dedi. Ukala.
Eve geldiğimizde kapıdan bir ateş gibi girdi içeri. Saksının başına oturdu, yere yaydığı sofra bezinin üzerinde binbir dikkatle ekti komarları. İlk suyunu verdi. Ben de kafesi koydum, ışık gören güzelce bir yere. Kapısını da açtım, sıkılmasınlar ilk dakikadan. Kuşlar kafeste, saksı balkonun önünde. Çiçeği oda ısısında alışsın diye içeride tuttuk. Güneş bir çıksın ortaya, o zaman dışarı gidecek.
Evdeki vaktimizin bir kısmını çiçek başında geçirdik. Bir bebek hassasiyetinde vitaminlerini sıktık, suyunu verdik, oturup konuştuk. Konuştukça çocukluğunu sevdik.
Bir titizleniyor ki aman allah. Gözü saksıda. Benim üzerime bu kadar titremedi. Utanmasam çiçeği kıskanacağım ama çok dalga geçer benimle. Bunu göze alamam. Boşver bana sarmasın çiçek var işte, mis gibi. Saksıya da gözüm alıştı herhalde, ilk günkü heyula duruşundan eser kalmadı. Ya da içi dolunca ebatı ufaldı.
Kuşlar desen; Hulusi daha çok içeride, Şükufe ise alıştı salona. Salınıp duruyor televizyonun önünde. Hulusi Bey konuşma çabasında küçük küçük sesler çıkarıyor, Şükufe Hanım sessiz.
Kumandayı elime almıştım ki, geldi benim dağ gülüm.
Önceden haber almış gibi saksının başına koştu, ‘Ya hayır yaaaaa’ diye ağlamaya başladı. Bizim minikler başını topraktan henüz çıkaran komarların tadına bakmış. Evde bir hüzün bulutu. Ne yapsam dağılmıyor, 'Nenem bana küstü' diyor, gözyaşları sicim gibi akıp saksıdaki toprağı sele götürüyor. Toprağa tutunan ince bir dal, bir de bölük pörçük iki üç ufak yaprak.
'Yeniden gidip alalım’ diyorum, hevesi kaçmış oralı bile olmuyor. Balkon kapısının dibine oturdu, yeşermemiş çiçeklerin yasını tutuyor.
O sırada Hulusi Bey çıktı dışarı, gitti omzuna kondu. Oradan kafasına atladı, dizine kondu, tırnak kenarlarını gagaladı. Bizimki döndü Hulusi Bey’i tuttu, ‘Annemmmm’ deyip şak diye öptü kafasından. Kuş da memnun, hiç debelenmedi. Şükufe Hanım desen, gelinliği ile katıldı curcunaya, hafif bir kıskançlıkla. Bana döndü, ‘Aile mi olduk biz şimdi?’ dedi, burnunu çekerken.
‘Olduk galiba’ dedim: ‘Hadi gel, çiçek alalım.’