Sabah 7.30.

Telefonun o bet alarmı çaldı yine. Yok, değiştirsem de olmuyor. Hangisi çalarsa ondan nefret ediyorum. Sabahlara dair bir kısır döngü bu. Gün ağarırken ortaya çıkıyor. Puslu bir maviyi seviyor. Ama ben onu sevmiyorum.

Kalktım, giyindim serde çalışmak var. Mecburum, mecburlar, herkes mecbur. Bu çark dönecek. Birileri ezilecek, birileri sıkışacak, birileri kazanacak ama o çark dönecek. Yoksa ne olur halimiz? Bence hiçbir değişiklik olmaz ya neyse. Girdim ofise.

İçindeyken dışarıyı görebildiğin ancak dışardayken içeriyi ancak hayal edebildiğin o transparan binaya girdim, kartı bastım. Evet benim. Yüzüm yetmiyor çünkü ben olduğumu anlatmaya. Ya maske varsa? Hafazanallah. Herkes maske takmıyor mu sanki bu hayatta. Neyse ne ya, banane. Evimden daha çok oturduğum masa karşımda. Ne sandalyeyi özlemişim ne de masanın üzerindeki ajandaları. Her sene yılbaşında ‘yeni bir yıl, yeni bir hayat’ mottosuyla dağıtılan, ancak içine sadece iş notları alınan ajandalar. Sayfalarından rakamlar akan ajandalar. Yılın z raporu, yaşanmamışlığın anlamı kağıt parçaları...

Ben böyle değildim ya. Abimler gibi olmayacaktım benim hayallerim vardı. Üniversite sıralarındaki o kayıtsızlığım devam edecekti benim. Tamam içip içip sabahlamayacaktım, elbet bir iş bulacaktım ama böyle değil. Benim hayattan beklentim bu değildi. Kimse sormadı ki gerçi, iş başvurumda bile beş yıl sonra kendimi nerede görmek istediğimi sormadılar. Sorsalar ‘burada olmayacağım kesin’ derdim. Sonra almazlardı beni işe. Demek ki ondan sormadılar. Demek gelecek gördüler bende. Ama benim geleceğim burası olmamalı. Böyle gelecek hiç gelmesin daha iyi.

Gelmiyor zaten. Ben olduğum yerde sayıyorum. Bembeyaz floresanlar altında geçiyor ömrüm, çürüyor gençliğim. Gerçi gençlik mi kaldı lan? Otuz oluyorum artık. Geçtim o dönemleri, geçmişim. Bundan on yıl önce bana bugünümü sorsalar kim bilir neler söylerdim? Şimdi ilerisi için ne söyleyeyim? Kovulmayayım yeter. Aferin bana.

Mailleri kontrol etmem lazım. Düzenli bir ofis hayatının mütemmim cüzüdür bu. Mutlaka olmalı. Hassktr. Bugün benim doğum günüm lan. Ben doğdum bugün. Bankanın attığı mail olmasa haberim bile yok doğum günümden. Şimdi ise bir tek benim haberim var. Koca şirketin umurunda değil. Ben doğdum lan heeeey. Yok mu bi ‘happy hour’ falan. Bu nasıl kurumsal kimlik? İnsan bir tebrik maili gönderir bari. Ben de bilir ona göre ‘set’ ederim her şeyimi.

Pastasını falan geçtim, bari bir kahve ya. Bu kadar zor olmamalı. Şimdi gelir Çaycı Şefik. Suratsız piç. İnsanın anasına söver gibi dağıtıyor çayları. İkinci istesen bir saat sonra. Neden, çünkü beyefendi üst düzey yöneticilere servis yapmaktaymış daha çok. ‘Görev tanımı’ buymuş. Görev tanımı ney lan. Elinde askıyla fıldır fıldır gezen adamın görev tanımı mı olurmuş. Bunca senedir beyaz yakalıyım, ben bu kast sistemine giremedim. Hala akşam aranınca gelip mesai yapıyorum, görev tanımı söyleyemiyorum kimseye. Şuraya bak. Çay bile saat başı. Bir beyaz yakalar var, bir de ondan üstte beyaz yakalar var. Farklı deterjanlarla yıkanmışız hepimiz. O yüzden bazılarımız sakız beyazı bazılarımız da kirli beyaz.

Geldi paşam. Binbir zahmetle bıraktı neredeyse yarısını tabağa döktüğü çayı. Bir afra tafra. Yarın öbür gün işten çıkarsam bunu bulup döverim kesin. Necdet beyler de geldiler. Ofisin enerji kaynağı. Kuru boka çomak sokma üstadı. Ortada olmayan bir işi üstlere duyurup, millete kitleyip toz olması ile meşhur mesai arkadaşımız.

Osman abi de geldi. Meymenetsiz herif. Hasbelkader eli kalem tutuyor diye evrak işlerini vermişler buna zamanında, emekli oldu yine de gitmiyor. Sırf buralarda kalsın diye normalden az paraya çalışıyor, müdürlere fısfısçılık yapıyor. Bunları da kendine yakıştırıyor. Çocuğu yaşındaki insanlara hakaret etmekten, onları incitmekten saçma bir zevk alıyor. Sonra gençler niye agresif? Niye olacak bu Osman gibi tiplere baksan anlarsın hemen sebebini.

Az evvel toplantı bitti. Müdür bey bir ton konuştu yine. En son ben karikatürlere bakıyordum ne anlattı bilmiyorum. Ama başında klasik aynı gemideyiz konuşmasını yaptı. Sonra satış matış bir şeyler geveledi ama mühim değil. Bazı arkadaşlarım doğum günümü kutlamış mesajla, onlarla ilgileniyordum.

İzmir’in sularına bıraktım ben üniversite hayatımı. Kordon’un çimlerine döktüm. Küçükpark’ın, Muzaffer İzgü Sokağı’nın barlarına hediye ettim. Şimdi hepsi birer hayal gibi. Gitsem, sanki hiçbirini yerinde bulamayacakmışım gibi. Bulamadım da. Benim zamanımın en önemli yerleri birer birer kapandı, arkadaşlarım dağıldı, arkadaşlıklarım sona erdi. Benim zamanım geride kaldı. Şimdi aynı sokaklarda farklı mekanlarda başkalarının zamanı akıyor şu an, biliyorum. Bana düşen sadece hayıflanmak. Halbuki o diplomayı fırlatırken hissettiklerim böyle miydi sanki? Parmakla göstereceklerdi beni, öyle saygın biri olacaktım. Şimdi, yaka kartımda yazmasa adımı bilen yok.

Karım aradı. Önce doğum günümü kutladı, sağ olsun. Sonra da akşam gelirken alınacak şeyler listesini verdi. Evet bugün benim doğduğum gün ama kızımın kiviye daha çok ihtiyacı var. Ben bugün doğsam da evde yoğurt olmadıktan sonra bunun bir anlamı yok. Çünkü doğum günü bir gün kıymetli, yoğurt ise yarın akşam da yenecek.

Öğle arasında bir kahve yuvarladım. Benim ofis badim, masa komşum Sercan hastaymış, rapor almış. Sağlıklı olsa şaşardım zaten. İki gün varsa üç gün yok puşt. Kravatı gevşettim biraz. Beş dakikalık özgürlük. Bizim müdür kuytuda Sinem hanım ile konuşuyor. Bitmeyen komplimanlar, kendini olduğundan önemli gösterme çabaları. Hatunun karşısında resmen sekiz oldu. O nasıl kıvrılmalar o nasıl eğilip bükülmeler. Bu işin sonu terfi. Sinem hanım belli ki yaman kadın, bu salağı düşürmüş ağına. Hepimizin yükselmeye ihtiyacı var, sektörde bunun gibi salaklar olduktan sonra kadın ne yapsın?

Mola bitti. CEO efendi bir toplantı daha istemiş. Kırk kişinin CEO’su. Sanki dünya deviyiz de günde iki toplantı ile mesai yapıyoruz. Getirmiş powerpoint sunumlarını coştukça coşuyor. En azından barkovizyon ara bir çalışıyor bunun sayesinde. Bir saatten fazla sürdü çene çalması. Şefik şerefsizi nasıl çaylıyor milleti CEO görsün diye, anlatamam. Sanki bir atom karınca. Osman denen buruşuk da o kemik çerçeveli gözlüklerini düzelte düzelte her seferinde adamı onaylamıyor mu, Allah’ım sabır.

Satın almadan Devrim Bey geldi. Herif nasıl uzun, sırım gibi. Bir vursa devirir, ismiyle müsemma. Bilmem ne dosyası lazımmış. Sercan hazırlayacakmış, neden hazırlanmamış. Sence burada Sercan var mı Devo? Olmayan birinin hakkında ne konuşuyoruz? Bu gıybete girer, ben masa komşumun arkasından konuşamam demek isterdim ama sadece ‘Benim haberim yok’ dedim. ‘İyi şimdi oldu, bir saate hazırlansın lütfen’ dedi. Hazırlansın? Haber verin hazırlansın bana ne. Ben niye son dakika sürprizleriyle sınanıyorum. Evet doğum günüm ama beklediğim sürpriz bu değil.

Oturdum yok yere bir de ekstra iş yaptım. Neyse ki bitiyor mesai, yarım saat kaldı. Baktım Şefik dolanıyor orada, çay istedim. Suratı düştü sanki borç ver dedim adama. Söylene söylene geldi, bardağı bıraktı toz oldu. Soğuk ulan bu çay!

Ben bir terfi alayım, sen göreceksin düşük adam, sefil çaycı. Allah bilir bu çaylara tükürüyordur da. Neyse bir ara salayım bu dedikoduyu. Tam çıkacakken müdür efendi seslendi. ‘Yahu Mutlu, senin bugün doğum gününmüş niye söylemedin? Söyle de çocuklar yarın bir pasta kessinler’ dedi.

Vay bee. Ofisten biri hatırladı. Pasta da kesilecekmiş ama yarın. O da ben hatırlatırsam. Kendi doğum günümü bando mızıkayla duyurmamı istiyor adam benden. Çok şükür çıktım, markete de uğradım. Kivi aldım ama yoğurdu unutmuşum. Olsun. Elimde poşet; otobüsten indim, gittim deniz kenarına. Yaşadığım şehirde deniz varmış, sanki yeni öğrendim. Yıllar sonra bir paket aldım, yaktım sigaramı. Duman, iyota karıştı yüzüme vurdu. O an bağıra bağıra ağlamak istedim. Yapmadım. Yapamadım. Ağlasam belki rahatlardım ama kısa bir rahatlama lazım değildi bana. Huzura kavuşmanın yolu bu değildi. Ben de eve doğru yola koyuldum.

Telefonum çaldı. Karım nerede kaldığımı sordu, bir de yoğurt alıp almadığımı. Sigarayı yere fırlattım, ıslak kumların üzerinde aheste aheste söndü.

İyi ki doğdum.