Hanidir karıştırmamıştı eski fotoğrafları.
Çocukken geçmişe dönüp, sevdiklerinin eski hallerini görmeyi çok severdi ama büyüdükçe bu alışkanlıktan uzaklaşmış, sevdiklerini teker teker kaybetmenin elemi her karede yüzüne vurduğundan, oyuncağı kırılmış bir çocuk gibi kalmaktansa görmemeyi tercih etmişti.
Gözün görmediğine, gönül de kör taklidi yapabilir miydi peki?
İnsan, eskiden sıkça aşina olduğu yüzleri, geçtiği sokakları, duyduğu sesleri, hissettiği duyguları yok sayabilir miydi?
Şüphesiz bu hadise, kimsenin yaşamak istemediği bir felaket olurdu. Ancak onun başına geldi...
Çocuktu. Ramazan ayının yaz mevsimine denk geldiği zamanlardı. Sıcak havada tuttuğu tekne orucu, sokakta koşturmaca ile birleşince iftar öncesi derin bir uykuya dalmış, top patladığında zor şer uyandırılmıştı. Kendine gelmesi tatlı faslına kadar sürmüştü. Yemek sonrası sırada yapmaktan en çok keyif aldığı Ramazan geleneği vardı: Teravih namazı.
Göz açıp kapayıncaya kadar abdestini almış, dedesinin eline yapışmış cami yoluna düşmüşlerdi. Dedesinin sırtında, kısa kollu yakalı tişörtünün üzerine giydiği yün yelek vardı. Çoktan ak düşmüş sakalları ve bilhassa orta kısımda iyice seyrelmiş saçlarıyla dedesi, onun için tuhaf bir huzur kaynağıydı. Cami kapısında yeleğin cebinden takkeler çıktı, ezan vakti beklenmeye başlandı. Ahali yavaş yavaş camiye sökün etmeye başlamıştı, gözlerde iftar sonrası yaşanan rehavetin ağırlığı vardı.
Mahallenin şadırvanlı camisinin etrafına konulmuş banklara oturan yaşlılar, akşam sonrası çöken nemden suyun serinliği ile korunmaya çalışıyor, namaz vaktine kadar cami avlusunda koşturan keratalar, türlü maceraya davetiye çıkarıyordu. Öte yanda cami dışında seyyarların getirdiği meyvelerin kokusu ortalığı alıyor, abdesti son dakika almak isteyen muhteremler ise kurnalardaki yoğunluğu kolluyordu.
Ezanın okunmasıyla cami kapısında hareketlilik başlamış, ayakkabılar çıkışa yakın bölmelere konulmaya başlanmıştı. Allah’ın evi, otuz üç rekatlık misafirlik için kapılarını sonuna kadar açmış, müminler de gerek dini vecibelerini yerine getirmek, gerekse de iftar sonrası ‘hareket’ için ezanın davetine icabet etmişlerdi. Saflar önünde halıları adımlayan çocuklar ise hem bir huzur kaynağı hem de namazı bozma potansiyeli olarak içeride bulunuyordu.
Namaz nihayete erdikten sonra cami kapısında mutat sohbetler başlamış, seyyarların sesi daha gür çıkar olmuştu. Çileğin baş döndüren kokusu cami cemaatini yoldan çıkarmayı hedefliyor, az ileride pikap arkasında satılan dondurma, çocuklar için bir nevi ödül vazifesi görüyordu. Sırayı bitirip külahı kapan çocuklar bir yandan koştururken diğer yandan dondurmayı hal ediyordu. O da dedesinden izni ve çeyrekliği kaptı, sıraya girdi. Çikolata-limon ikilisinden mürekkep dondurmasını aldı, o arada koşturan çocukların arasına katıldı.
Dedesi, ahbapları ile sohbet ederken göz ucuyla da torununu izliyordu. Dondurmayı bitirmiş, elleri o ‘çıtır prangadan’ kurtulmuş, sırtında terle koşturmaya devam ediyordu. ‘Yakalamaca’nın en ateşli yeriydi, ebelenmemesi gerekiyordu. Ona doğru uzanan elden zarif bir çalımla sıyrıldı, sokağın başından dönen arabanın farlarını görmesi ile cami kapısına savrulması saniyeler içinde gerçekleşti. Küçük aklıyla büyük badireyi atlattığını sandı, az evvel fark etmediği arabayı iş işten geçince dikkatlice incelemeye koyuldu.
Araba etrafında kalabalık artmış, bağırış çağırışlar havada uçuşmaktaydı. Biri karşıdaki dükkanlardan cankurtarana haber verdi. Gürültü, korkusunu bastırmış olacak ki, küçük adımlarla arabaya yaklaştı. Üç beş adım sonra, sağ arka tekerleğin altından sokağa doğru ince bir damar gibi uzayan kanı gördü. Arabanın diğer tarafına dönmek istedi, baştan fırsat bulamasa da ufak tefekliğinin avantajı ile birinin kolunun altından en öne geçti.
Bu hamle sonrası onu fark eden cemaatten bir iki kişi elleriyle gözünü kapatıp uzaklaştırmaya çalışsalar da sonuç vermedi. Dedesini o halde, o şekilde görünce çocukluğun bütün cüreti uçup gitti. Tepeden tırnağa büyük bir korku ve ürperti sardı benliğini.
Fal taşı gibi açılan gözlerini dedesinin üzerinden aldı ve son sürat koşmaya başladı. Koşmak, bir çocuğun yapabileceği en kolay şeydi kuşkusuz ama bu kadar acı verici olmamalıydı. Küçük ayakları, onu gelebileceği en güvenli yere getirmişti. Çaldığı zilin ardından yumrukladığı kapıyı telaşla açan babasına aynı telaşla yanıt verdi: Dedemi araba ezdi!
Bazen bir gece, yılları siler atar. Senelerin hatıraları, saatler içinde hiç yaşanmamış gibi kaybolur. Ameliyathanenin o soğuk beyaz ışığının bir ailenin tüm neşesini kararttığı geceydi o gece. Sonu gelmeyen bir küskünlüğün ve asla kapanmayan bir yaranın ilk kesiğiydi...
Aradan geçmiş kim bilir kaç yıl. Hiç hatırlamadı mı sanki? Hatırladı elbette. Çokça döndü geçmişe, annesinin o ameliyathanenin önünde attığı tokadı da unutmadı, yerdeki beyaz kaplamayı kırmızıya bulayan burun akıntısını da. Ahali, meseleyi etraflıca anlatınca gerçek ortaya çıkmıştı. Şimdi o ameliyathanenin önünde hem baba acısı yaşayan, hem de evladına iyileşmeyecek bir kırgınlık duyan bir anne vardı...
Bazı pişmanlıklar bir ömür sürer. Bazı kırgınlıkların iyileşmesi için belki de birkaç hayat gerekir.
Yitip giden dedenin hayatı,
hayata küsen annenin hayatı,
annenin yaşamdan el etek çekişiyle münzevi hale gelen babanın hayatı,
arada savrulan kardeşin hayatı;
çevre akrabaların hüsranı ve onun bir anda köksüz, dalsız kalışı... Dibine sıcak su dökülmüş taze bir fidan gibi sadece gövde kaldı geride.
Düşünde gördü yine aynı hırkayı, kırmızıya bulanan o beyaz sakalı, elinden hiç düşürmediği oltudan tespihi. Bir kez daha yaşadı aynı geceyi, yine barışamadı geçmişiyle. Yine affedilmediği bir sabaha uyandı. Yine, edebiyat hocasının okuduğu o şiirin dizelerini acıyla mırıldandı;
‘Eski günlerimiz, sessiz ve güzel...’