Benden bana seslenir;
hem ilaç, hem de zehir ...

Sıra beklerken zaman geçmiyor. Sıra da bir türlü gelmiyor. Araya iki tane ‘çok kritik’ hasta aldı teknisyen efendi. Biri entübeymiş. Diğerinin de aciliyeti varmış. Ee burası hastane değil mi? Hastaların olduğu yerde herkesin aciliyeti yok mu? Yok, ben öğrenemeyeceğim bu işleri.

Entübe hasta geldi, gözümün önünde sedyede. Eşi ile oğlu da başında, başka bir sedyeye geçirmeleri lazım oldu, baba oğula yaptırdılar bu işi. Alttaki çarşaflardan tuttular, kendinden geçmiş haldeki hastayı çuval gibi diğer sedyeye çektiler. Yan tarafımda sıra bekleyen başka bir aile de çocukları bu görüntüyü görmesin diye uğraşıyor. Oğlan da meraklı, durmuyor tabi. İlla görecek, neyi görecekse...

Bu arada diğer hasta geldi, inleyip duruyor kadın. Ağrısı çokmuş. Tam da yeri. İnlemek için hastaneden daha iyi bir yer bulunmaz bence. Arada sırada gözümüzün önünden ev terlikleri ile hastanede gezen refakatçiler geçiyor, pijamalı hastalar geçiyor. Koridorlara zaman zaman ağır bir tost kokusu siniyor. O makine hiç temizlenmiyor belli ki, yağ yana yana katran olmuş kokusu ortalığı alıyor.

Yan tarafa gelip oturan amca biraz sinirli. Sormadan da anlattı zaten, tuvalette sabun yokmuş. Hastanede, steril hayatın başkenti olması gereken yerde sabun yok. E nasıl olacak bu temizlik işleri? Hepimiz dezenfektan mı sıkalım o zaman? Sıksan ne olacak, sanki tüm hastanenin kaderi buna bağlı. İyi ama nasıl sabun olmaz? Kim denetliyor bunu, kim kontrol ediyor bu sabunu? Gerçi banane. Banane de bu umursamazlık çişim gelene kadar. Sonra mecburen beni de ilgilendirecek. Al başına başka bir bela...

Bence hasta olmamak en iyisi.

Ama oldum işte. Sabah kalktım her şey normaldi. Kahvaltımı hazırladım, hafif müziğimi açtım, domatesimi karabiber-zeytinyağı ikilisine teslim ettim, tahin pekmezi ustaca bir denge ile birleştirdim, çayımı içtim derken şimdi hastanedeyim.

Gerçekten şaka gibi.

Neymiş, üzüntü bana yaramıyormuş. Neymiş, ne olursa olsun kafaya takmamak gerekirmiş. Düşünmemek lazımmış. Olur tabi ya. Ha bir de şey var, sorunlardan uzaklaşmak. Kafam da kalbim de yanımdayken hangi sorundan uzaklaşıyorum ben? Var mı öyle bir hayat? Varsa da bu benim yaşadığım değil...

En son elimde çay bardağımla keyif yapmak için televizyon karşısına geçmeye, salona gittiğimi biliyorum. Sonrası yok. Sonra bir uyandım yerdeyim. Yanımda kırmızı bir birikinti, bardak başka yerde, çay tabağı bambaşka. Bir acı sızdı başımdan aşağı, kalkarken tekrar düşünce ben bir hastaneye gideyim dedim. Al işte. Cennet taamı zeytinyağı kokusundan leş gibi iyot kokusuna...

Köşedeki floresan yanıp yanıp sönüyor. Elimdeki kağıt önümde kaç kişi kaldığını söylüyor. Hesapta dört kişi var. Ama araya ‘acil’ kişiler giriyor. Doktor da benim için acil demişti. Nasıl olacak peki?Hadi dedim etrafı inceleyeyim, kafayı bir kaldırdım çaprazda kocaman harflerle ‘morg’ tabelası. Hoppalaaa...

Ya şunu bir alt kata koysaydınız. Ben alt tarafı bir röntgen çektirecektim. Sırası mı şimdi ölmenin?

Hem benim daha taksitlerim bitmedi, izleyeceğim filmler var, bitiremediğim diziler var. O yüzden ben hemen ölemem. Aferin. Azrail’e sunduğum bahanelere bak. Hayatta bir dikili ağacı olmamış bir adamın, hayata yalandan tutunma çabaları...

Kafamda bir dolu düşünce var. Hiçbirinin kuyruğu birbirine değmiyor, her biri başka alemde. Derken bir çığlık böldü tüm bu karmaşayı. Köşeden dönen sedyenin üzerinde artık hayatta olmayan biri var. Bu gözyaşları onun için. Etrafındaki gençler ‘anneanne’ diye ağlıyor, teyzenin ellerindeki buruşukluktan hatırı sayılır bir yaşta olduğunu tahmin ediyorum. Kızı diyebileceğim biri feryat figan arasında ‘Neden Allahım neden? Daha çok erkendi. Daha çok günü vardı, neden onu bizden aldın?’ diye sordu.

Yani Allah affetsin ama teyze de yaşamış sanki yaşayacağı kadar, daha ne kadar geç bir vakitte vefat edecekti ki? Gerçi bana ne. Bana sormadı ki. Dipten gelen tost kokusu yine başladı. Çok yanlış bir zamanda hem de. Birilerinin hayattan koptuğu şu dakikalarda birileri de tost siparişi ile meşgul. Hatta birileri de o tostu pişiriyor, hem de o makinede. Şu dünya telaşesi bizi ne hallere soktu böyle..

Bir kişi daha girdi içeri, kaldı üç. Bir an evvel gitsem şuradan. Otur otur sıkıldım, bari dolanayım birazcık dedim fazla uzaklaşmadan. Morgun yan tarafında tadilat var. İskeleler kurulmuş, boya kutuları yerde, kapılar değişecek, bir dünya iş. Peki bu yenilik kimin için? Mevtalara mı? Yukarıda acil servisin camı çatlaktı mesela, onu değiştirselerdi önce. Demek ki ödeneksel bir takım mevzular var. Ya da öncelikler farklı.

Gözyaşları dindi, çığlıklar sustu. Teyze morga girdi, yakınları acı haberi başkalarına iletmek için bahçeye çıktı. Kaldı iki. Adım adım yaklaşıyorum. Bir hasta bakıcı koştu koridora doğru, gözden kayboldu. Nereye koştu, kime gitti, hiçbir iz yok. Köşeden bir doktor döndü, başında Örümcek Adam desenli bir bandana ile, kanser hastası adamın yakınlarına bilgi veriyor, bir yandan da hızlı adımlarla yürüyor. Sabit durup konuşsa olmaz, meşgul insan tripleri bunlar. Akrabaların dili dışarı çıktı, büyük ihtimal konuşulanları dinlemiyorlar bile. İntörn akrabalar durdu, doktor konuşa konuşa gitti. Kapının dibinde hemşire, sonuç soran hastaya çıkıştı. Hasta sesini yükseltecekti ki kalıplı güvenliği görüp vazgeçti. Bitmiyor, bitemiyor kaldı bir.

Önümden iki bardak çay geçti, röntgen odasına girdi. Nasıl güzel koktu. Yanında da şöyle güzel bir gevrek, bir de sağlam bir beyaz peynir nasıl güzel olurdu. Saatlerdir buradayım, acıktım haliyle. Numaram yandı, bu gurur benim. Ayaklandım yavaştan kapıya doğru yöneldim, teknisyen yüzüme bile bakmadan beklememi söyledi. Neden? Bir acil hasta daha geliyormuş. Bilmem hangi prof telefon etmiş de bozuk atmış, alması lazımmış. E n’apalım? Şimdi bağırsam çağırsam onun beyaz kodu var, benim neyim var? Hiç.

‘Bana ne zaman sıra gelir tahmini?’ dedim teknisyene. Yine yüzüme bile bakmadan ‘Burada tahminle iş yapmıyoruz. Sıran gelince çağrılırsın bak burada insanlar ne halde. Senin şikayetin ne?’ diye sordu. Yok bir şikayetim aslında. Sadece durumdan biraz rahatsız oldum o kadar. Yoksa niye koca sağlık sektörüyle kapışayım. ‘Kafa travması riski varmış. Evde düştüm, başımı çarptım, kanama vardı. Doktor acil demişti o yüzden buradayım’ dedim. Teknisyen ayağa kalktı, ‘Kardeşim neden baştan söylemiyorsun’ dedi. Soran olmadı ki. Yani sorulsaydı kesin söylerdim.

Sedyeye yattım, leş gibi kokuyor. Gidip duş almam şart. Karnım aç, çıkışta yemek yemem lazım. Şu an o tost bile muhteşem geliyor gözüme. Bir anda öncelik sahibi oldum, gidiciyim sandılar sanırım. Fırın gibi alete soktular beni, baş ağrım ikiye katlandı. İşlem bitti, sonuçlar doktora gitmiş. Yanına gittim, müşahede gerekliymiş yatış verdi. ‘Bir tanıdığın terlik falan getirsin sana böyle ayakkabılarla rahat edemezsin’ dedi. Ama ben böyle düşünmemiştim. Ama ben kendimi buna hazırlamamıştım. Gidip tost yiyecektim ben, ne yatışlı hastası ya?

Kimim kimsem de yok. Alıp getirecek birilerini de bulamam. Çaresiz indim kantine, bir çift terlik aldım, bir takım da pijama. Hem de böyle desenli desenli amca pijamalarından, on dakika içinde dizi çıkanlardan.

Bilgiler alındı, odam yatağım gösterildi.

Hemşireye ‘Ya ben tost yiyecektim telaştan unuttum, gidip alsam hemen’ dedim. Olmazmış. Hastane yemeği yemeliymişim. Dışarıdan gıda yasakmış. Serum takacaklarmış, tok tutarmış o beni. Yalana bak. Neyse ki yatak dışarıyı görüyor. Geçtim oturdum ucuna, karnım nasıl gurulduyor. Tost kokusu eskisinden daha da kuvvetli geliyor burnuma.

Çünkü kantin yattığım odanın hemen altında...