Akşamdan kaldığı çok belliydi. Kuvvetle muhtemel kapıyı bu kadar geç açmasının sebebi de buydu.
Gözler kan çanağı, üstünde bi atlet bi de çizgili pijama ile buyur etti içeri. Günün aydınlığı, kapalı güneşliklerden müsaade istese de içeri girememişti ama yine de bir loşluk sağlamıştı. Salonun içinde yaklaşık elli kişi içmiş gibi sigara dumanı salınıyor, yer bulamayan izmaritler kül tablasından aşağıya bırakıyordu kendini. Takribi yedi sekiz bira şişesi vardı kanepenin dibinde. Kırlenti kendine yastık yapmış, bir niyet üzerime örterim diye aldığı pikeyi ise çoktan öbür uçta unutmuştu.
Görünce sevinmeyeceğini biliyordum mamafih mutsuz da olmadı. Otururken bir sıtmalandı, paketteki son sigarayı yakarak odadaki dumanlara yeni arkadaş getirmeyi seçti. Üçüncü fırta kadar susmayı tercih ettik. Afyonunun patlamasından sonra baş parmağı ile işaret parmağı arasına sıkıştırdığı sigaradan kuvvetlice bir nefes daha aldı ve eliyle gel işareti yaptı.
Mecbur takıldım peşine. Mutfaktaki dağınıklığı es geçip, balkondaki sedire doğru seğirttik. Işık baştan gözünü alsa da çabuk alıştı, döndü ve balkonun diğer ucunda bir ev hüviyetinde duran kafesi işaret etti:
- Bunlar eğitimli kuşlar. Misal, ben bir gece eve geldim, yani gelmişim. Sonra da o kafayla açmışım bunların kafesini. Sabah ayıldım, bir baktım hepsi yerli yerinde. Bir tanesi bile kaçmamış. Seviyorlar yerlerini ben biliyorum. Bir kez alıştın mı bir yere, başka yere gidiş zor olur çünkü.
Kalktı yerinden kafesi açtı. İçlerinden bir tane bembeyaz güvercin çıkardı. Ayağına kırmızı bilezik takmış. Öptü, sevdi. Gelişine saldı özgürlüğe. Kuş önce balkonun çevresinde fır döndü. Sonra ‘guburuk guburuk’ seslerini çıkara çıkara gözden ıradı. Bir müddet ilişiğimizi kestik hayvanla, susmaya döndük. Çok geçmeden tekrar belirdi kar beyazı. İki takla attı, karşı çaprazdaki tellere kondu.
‘Ben de’ dedi. ‘Biliyorsun oğlum beni. Bir bu mahalle kalmış elimde sanki. İşte böyle balkona çıkıyorum, manzarayı izliyorum bu beni iyi hissettiriyor.’
Birlikte gecekonduları ve karşıki apartmanları biraz yüksekten gören bir binanın balkonundan manzarayı seyrettik. Kirli havanın pusu, sokağın sesi, çarpık yapılaşmanın nefesi vurdu suratımıza. Bizim kar beyaz da tekrar sökün etti balkonun demirine. Kafesine girer gibi oldu, caydı. Son bir manevra ile yükseldi, karşıki tarasın kafesine yumuşak iniş yaptı.
‘Hassktr’ dedi. ‘Mümin’in çatıya indi.’
Kuş, karşıdaki kafesin tepesine tünemeyi sürdürürken, sıva kaplı tarasın yamuk merdivenlerinden sarı kafalı gençten bi oğlan sanki haber almış gibi çıktı yukarı. Elinde pense olduğu belliydi. Tek hamleyle kuşu eline aldı, bileziğini koparttı, az evvel bizim kara sularımızda yer alan güvercini özenle paketler gibi kendi kafesine transfer etti.
Maraza çıkacak. Çok belli.
Gerginlik ister istemez benim de saç diplerimden ayak ucuna kadar dalga dalga ilerledi. Sıkıntılı durumlarda bir erkeğin yapacağı en doğru hamleyi yaptım, paketi uzattım. Gözünü ayırmadan aldı bi tane, ben yaktım. Avına kitlenen bir atmaca gibi karşı balkonu kesip durdu uzun süre. Sigaranın ucundaki küller uzun bir şerit gibi bekledi, kimse ellemeyince kendi kendine ayak ucuna düştü.
‘Yürü lan, gidiyoruz’ dedi.
Gidelim abi. Naci abi bir kere karar verdiyse ikiletmek olmazdı. Durduk yere bana patlamasını istemezdim.
Atletinin üzerine mavili yeşilli lakosunu çekti, alelacele pantolonu giydi, arkasına bastığı iskarpinleri ile ışık hızında çıktı evden. Zargana gibi bedeni ile caydırıcılıktan uzak olsa da sağlam deliydi Kuşbaz Naci. Geçmişinde öyle büyük bir imzası yoktu ama nedendir bilinmez mahalleli bir adım geri dururdu bundan.
Bir zamanlar caddede bakkallık yapan babasının varyetiyle bugüne kadar hayatta kalmış, çalışmaktan anlamayan, gördüğü her kavgaya bodoslama dalan, yumruk saymayan, hayata ‘faça atmayı’ düşünürken taca çıkmış kuş sihirbazı. Tekel bayilerin, kahverengi şişelerin cambazı Naci abi.
Apartmandan çıktık, alnımızın çatına vuran güneşi yok sayarak keşmekeşi kendine özgü caddeden ilerleyip mobilyacının yanından inen ara sokaktan döndük. Ben takip mesafesini korumayı tercih ettim çünkü Naci abi, onunla aynı yolu yürüyen değil arkasında duran adamları severdi. Bugün bu rol benimdi. Anlık bir gaza gelme ile ‘Abi, elimiz boş gidiyoruz. Sıkıntı çıkmasın’ dedim en sadık ve en fedai sesimle. Arkasına bile dönmeden ‘Ulan elin dolu olsa ne olur. Bıçak olsa saplayacak mısın, silah olsa sıkacak mısın? Uzatma’ dedi.
Uzatmadım.
Çünkü haklıydı. Mahalle kültürü ile büyümeye gayret eden, henüz lise talebesi olan, kitaplara meraklı, bunlara göre ‘bi değişik konuşan’, hayatı boyunca bir tane büyük kavgaya bile girmemiş, babasından bile dayak yememiş adam ne yapacaktı bir hır çıksa? Dua edecekti, sopasını yiyecekti. Naci abi haklıydı, benim onu koruma ihtimalim yoktu. Madem ne bok yemeye iki kişi gidiyorduk mevzuya? Demek ki göz dağı verecektik.
Naci abi, kuşun sinirini ilk olarak karşıdan hızla gelen taksiden çıkardı. Dar sokaklarda gaza basan taksiciyi el işaretiyle önce yavaşlattı, sonra da ‘Yola çocuk fırlasa öldüreceksin lan, bu sokakta bu hız yapılır mı?’ tepkisi ile şamarladı. Taksici, tokadı yedikten sonra şehir içi hız limitine uyarak yolculuğu devam ettirirken biz de Sarı Mümin’in evine geldik. Zil çalmak gibi bir adet olmadığından aşağıdan yukarı doğru bağırma yolunu seçti Kuşbaz Naci.
- Mümiiiin. İn ulan aşağı. Başkasının kafesindeki kuşa çökmek var mı lan kancık? Hırsız mısınız lan siz? Adam mı oldunuz ulaaaan?
Ses yok. Mümin tahriklere kapılmıyor. Ama Kuşbaz ısrarcı. İnecek o sarı aşağıya.
- Gelsene lan piç. Korktun mu? Gel de göstereyim sana dünyanın kaç bucak olduğunu.
Naci abi çok bağırınca, kahvenin sokağa bakan camından bakanlar teskin edici cümleler kurmaya niyetlendi ama Mümin aşağı inince hareket başlamış oldu.
Macır Mümin ya da Sarı Mümin. Naci abinin delikanlılıktan hasmı. Mahalle maçlarının ve potansiyel kız kavgalarının daimi karşı tarafı. İnsanı gevşekliğiyle delirten bir yavşak. Aşağı mahallenin lordu, çevresindeki kopillerin velinimeti. Allah yolunu ayrı düşürsün denilecek adam.
Mümin, ortası açılan sarı saçları, boynundaki altın zinciri, üstünde turuncu gömleği, kıçında siyah kumaş pantolonu ve ayağındaki tuvalet terlikleri ile sıra dışı bir görüntü çizmekle kalmıyor, aynı zamanda yanındaki palesi ile tek başına olmadığını duyuruyordu. Yanındaki ufak Mümin de babası gibi yeşil gözlerinden fırlattığı küfür dolu bakışlarla tahrik olma kapasitemizi dolduruyordu. Dişinin arasına sıkıştırdığı kürdanı yere tükürdükten sonra uzun uzun Naci abiye bakmayı bırakan Sarı, yersiz bir gülüş fırlattı sokağın kaldırımlarına. Bu mevzu öncesi son sinyaldi.
Naci abi, düşmanının yüzündeki her detayı ezberledikten sonra ‘Sen adam mısın lan piç’ diyerek lafa girdi. Mümin aynı gevşek tavırla ‘Noldu lan. Çok mu koydu kuşun bana gelmesi. Vereyim lan bu kadar üzüldüysen. Sen buraya gelmeden önce ağlamışındır da şimdi. Ahmet, git getir lan şunun kuşunu’ lakırdısını Naci abinin gergin suratına tokat gibi yapıştırdı.
Mümin’in palesi bir ıslıkla yukarı haber vererek mevziyi terk etmediğini gösterdi. Yukarıdan aşağıya aynı renk tonunda bi velet daha indi. Kuşu getirdi, ortadan kayboldu.
Mümin, eline aldığı kuşun kanatlarını okşadı, gıdısına bir öpücük kondurdu. Gözlerini Naci’ye dikti ve ‘Kuş oğlum bunlar. Alıp satıyoruz icabında. Bu kadar bağlanma bunlara bak sonra daha çok üzülürsün’ dedi ve saniyeler içinde kuşun kafasını koparıp Naci abinin önüne attı.
Buz kesen sokağın ortasından ince, cılız bir kırmızı damar ilerledi. Ben, bir adım öne atılacak oldum, Naci abi dur işareti yapınca olduğum yere mıhlandım. Mümin’in palesi de bana doğru hamle yapacaktı ki babasının yan bakışı ile duraksadı.
‘Geldin, bağırdın çağırdın kuşundan oldun. Bir daha aynı rezaleti çıkarırsan hayatından olursun. Anam avradım olsun indiririm seni’ tehdidini dille diş arasında ıslık çalar gibi fısıldadı Naci’nin kulağına. Mümin denen puşt beş dakika içerisinde Naci abinin bütün façasını yerle bir etmişti. Sokağın camlarını yeni açan teyzeler, televizyon dizisi izler gibi meseleye dikkat kesilirken anlık sessizliği bir çığlık böldü.
Naci abi, arka cepten çıkardığı emaneti sahibine teslim etmişti. Çeliğin üzerine vuran güneş, görgü tanıklarının gözünü alırken, durumun dehşeti de akılları alıyordu.
Mümin, göğsünde kelebek ile yere boylu boyunca uzanmıştı. Az evvelki ince damar kalınlaşmış, mazgala doğru bir yolculuğa çıkmıştı. Mümin’in hanımı, veletleri feryat figan ağıtlar yakarken kahvedekiler ‘Macır’ı öldürdüler’ diye olay yerine koşmaya çalıştı. Camlarından olayı izleyen teyzeler şahit yazılmamak için içeri kaçıştılar. Naci abi, mıh gibi çakıldığı yerden polis nezaretinde sökülürken hem kendi hatıratıma hem de mahallenin tarihine unutulmayacak bir iz bıraktı.
Naci abinin mapusa düşmesinden sonra gittim evine, kafesi açtım. Söz verdiğim gibi kuşlarına sahip çıkacaktım ama giden kuşların hiçbiri dönmedi. Döndürmedim, onlar çıktıktan sonra kapattım kafesin kilidini.
Kuşbazın kafeste olduğu dünyada, kuşların hapis olması çok saçmaydı.