“Yalnızdım, seni düşündüm

Seni düşündüm, yalnızım.”

“Kader, insanın; kendininkinden daha büyük bir iradenin mevcut olduğunu anlaması için bir nevi şans vazifesi görür. Çünkü, bu denli büyük bir senaryo; ancak sonsuz bir kudret sahibi tarafından gerçekleştirilebilir. Fakat bilgisi itibarıyla aciz kalan insan, bu durumu anlayamaz. Dünya bir tevekkül sahnesidir ey bayanlar baylar! Emin olun ki işi ehline teslim etmek, gönül ferahlatıcı bir eylemdir.”

Lisenin son senesi.. Bitmekte olan okulun ve akabindeki sınavın sıkıntısı yeni yeni baş gösteriyordu.

Bir gün din kültürü hocası Mehmet Bey; kaderi anlatırken yukarıdaki cümleleri kurdu kadere inanmadığını söyleyen arkadaşımın gözünün içine bakarak. O günden beri hiç çıkmadı aklımdan bu sözler. Kimi bir şarkıyı unutmaz, kimi kız arkadaşını ilk gördüğü gün üzerinde olan kıyafetleri...

Ben de yaklaşık yedi-sekiz senedir derste kurulan bir adet cümle ile sokaklarda yürüyordum. Hafıza membaından payıma bu düşmüştü.

Üniversite öğrenciliği hasebiyle gittiğim şehirde, üç kişilik bir evde yaşamaya çalışıyorduk. Tipik öğrenci zahmetlerini çekiyorduk ve en büyük sorun bizim de kapımızdaydı: Ev kirası. Babamın işleri bozulunca evden gelen paranın miktarı azalmış, kirayı denkleştirme konusunda sıkıntı yaşamaya başlamıştım. Diğer arkadaşlarım da orta direk sınıfına mensup oldukları için bu konuda bana geçici bir destek çıkmaları da mümkün gözükmüyordu. Yaşadığımız şehrin küçük olması nedeniyle uygun bir iş bulmakta da sıkıntı çekiyordum.

Bir gün merkezdeki büyük caminin karşısında dini ürünler satan bir dükkanın camındaki yazı ile ümitlerim yeşillendi. Hızla içeri dalıp konuştuğum dükkanın sahibi, önce kılık kıyafet ekseninde bana geçer bir not vermese de efendiliğime hayran kalarak işi vermeyi kabul etti. Kapı kapı dolaşarak, dini yayınlar ve muhtelif ürünler satmaya çalışacaktım. Müstakbel patronum, aylık olarak asgari ücrete yakın bir maaş vereceğini, ayrıca bu işten de cebime az buçuk bir harçlık kalacağını söyledi. Patronumun deyişiyle “İlim denizine mütevazı bir katkı yapmaya hazırlanıyordum”; bu sebepten her damla kutsaldı.

İş hayatım genel olarak başarısız bir şekilde ilerliyordu. Dini hassasiyetlerinin fazla olduğunu düşündüğüm için kapısını çaldığım insanlar, beni dualar ile uğurluyordu fakat cebim boş kalıyordu. En fazla üç günde bir kitap satıyordum. Satış oranı düşük olunca elime geçen paranın miktarı da otomatik olarak az oluyordu. İşin garibi, satamadığım her kitap beni hırslandırıyor; daha çok kapı aşındırıyordum. Yine böyle bir gün, seyyar satıcıların girebildiği bir apartmana girdim. Alt katlarda yüzüme kapanan kapıların akabinde (geçen günlerin de etkisiyle) işi bırakmaya karar verdim. Derken gözüm yukarı doğru uzayıp giden merdivenlerde kaldı. Üst dairelerde de şansımı deneyip jübilemi yapacaktım. Planım güzeldi ama içimde bir sıkıntı vardı. Tüm caddelerde tazı gibi koşan ben, üst kata giden merdivenleri gördükçe üşeniyor, yukarı çıkmak istemiyordum. Sonunda iç hesaplaşmamı bitirdim, yukarıya doğru yollanmaya karar verdim. İkinci katta kimse yoktu. Yine geri dönemedim. Üçüncü kata tırmandım. Derin bir nefes aldım ve son seferim için tüm iyi niyetlerimle zile bastım. Kimse kapıyı açmadı. Tekrar çaldım. Garip bir ısrar vardı içimde. Acele ile çıkılan merdivenler nefes nefese kalmama yol açmıştı. Sızlayan ayaklarıma daha fazla karşı koyamayarak olduğum yere çömeldim. Az soluklanıp dükkana gitmenin planlarını yaparken birden dengemi kaybettim. O sırada destek almak umuduyla tutunduğum kapı açıldı. Koridordaki duvar saatinin çıkardığı sesten başka gürültü bulundurmayan ev; sessizliğinden kaynaklanan korkutuculuğunu, tuhaf bir huzurun arkasına gizlemiş gibiydi. Sırasıyla girip çıktığım odaların eşya fukaralığı göze çarpıyordu. Tam karşımda duran salona doğru attığım her adımda, bir müzik sesi bana doğru yaklaşıyor gibiydi...

Elimdeki çantayı sessizce yere bıraktım. Ama yine de ne olur ne olmaz diye içinden bir cevşen çıkarıp boynuma taktım. Duvarları beyaza boyalı salonun kirden sararmış perdeleri sıkı sıkıya kapalıydı. Salonun ortasında ise bir adam vardı. Cibinlik kancasına benzeyen bir demir parçasının ucuna bağladığı siyah renkli bir çamaşır ipiyle intihar etmişti. Cesetten duyduğum korkunun yanı sıra siyah çamaşır ipinin vermiş olduğu hayret, müzik sesinin kaynağını bulmamla sona erdi. Duvarın dibine özenlice bırakılmış kasetçalardan, “Makber” isimli şarkı yayılıyordu...

Şarkının bitiminden sonra boğuklaşan sesler, az sonra yerini bir intihar mektubuna bıraktı. Kayıttaki ses, “Allah’ım sen beni affet” diyerek başladı söze.

Küçük bir öksürük nöbetinden sonra hal-i pür melalini anlatmaya başladı; “İnsan, iyiye şükretmesini bildiği kadar, kötüye de sabretmesini bilmeli. Ben, ömrüm boyunca şükrettim. Yıllar boyu yetiştirdiğim talebelerime sebat etmeyi, tevekkül etmeyi öğrettim. Lakin fark ettim ki ben hep iyiye sevinmişim. En ufak bir şerde dahi çevresindeki herkesin huzurunu kaçıran, akla hayale gelmez sözlerle insanların kalbini kıran ben, şu yaşımda görüyorum ki bu sırra erememişim. Geride bıraktıklarım beni affetsin, Allah affetsin.” Kaydı dinlediğim esnada sese duyduğum aşinalık, mevtanın yüzüne bakınca yerini şaşkınlığa bıraktı. İpin ucunda, din kültürü öğretmenim sallanıyordu. Hayatta bazen yaşadığın şok, içinde bulunduğun hüznü geride bırakır. Ben de sersemlemiştim, üzülemiyordum. Kafamda dolanıp duran o sözün sahibi şu anda bir ipin ucunda sallanıyordu. Önce başımı öne eğdim, sonra da alelacele çıktım evden. Çok geçmedi geri döndüm, bir Fatiha okuyup tekrar çıktım. Merdivenlerden inerken, tansiyonum düşmüş olacak ki birden sendeledim, trabzanlara tutunurum zannederken aşağıya yuvarlandım, ilk dört basamaktan sonrası beyaz bir ışık huzmesi, gerisini hatırlamıyorum…

****

Evdeyim. Üzerimde büyük bir halsizlik var. sanki uyuşturulmuş gibiyim. Kapıya yakın bir yerden fısıltılar geliyor. Sesler birbirine karışıyor ama annemin hıçkırıklarını diğerlerinden ayırabiliyorum. “Sanrıları gittikçe ilerlemeye başlamış” diyor biri, “Bu saatten sonra daha dikkatli olmanız gerek.” Annem giriyor lafa “Benim oğlum hasta değil” diyor, tekrar ağlamaya başlıyor. Tanımadığım ses “Hastanede tedavi görmeli” diyor. “Sakinleştirici almadan önce anlattıklarına baksanıza. Oğlunuz üniversite okumadı değil mi?” diye soruyor, annem cevabı ağlayarak veriyor. “Üzülerek tekrar etmek durumundayım. Oğlunuz bir şizofreni hastası. Eğer tedaviye başlamazsak hastalık ilerleyen zamanlarda daha kuvvetli şekilde tezahür edebilir. Siz, çocuğunuzun halisünasyonlar içerisinde yaşamasını mı istiyorsunuz. On dakika önce anlattığı hiçbir şey gerçek değildi. Lütfen bize yardımcı olun” diyor net bir ifadeyle. Cevap yok.

Kapının dibindeki ses ısrarla hasta olduğumu söylüyor. Söylediklerimin ise tamamen uydurma olduğunu anlatıyor aileme. Ama ben bunları yaşadım.. Her şey gözümün önünde oldu. Şahidim ama kimseyi inandıramıyorum…