‘şimdi, tekrar ‘ne yapsam’ dedirtme bana Yarabbi,

taşınacak suyu göster, kırılacak odunu.

bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbelalemin

tütmesi gereken ocak nerede?’

En son çocuktum gördüğümde. Aradan kim bilir kaç yıl geçmiş, ben saymayı unuttum. Belki o saymıştır dedim ama, saymamış. Bırak saymayı, üzerine düşünmemiş bile. Ya da ben böyle anladım. Çünkü, eğer bu kadar senede özlemiş olsaydı bir ses ederdi bence. Baba değil mi bu adam sonuçta, gelirdi evladını görmeye. Ya da ben giderdim. Gittim de zaten, son vazifesine...

Takribi yirmi beş-otuz kişilik bir kafile olarak cenaze korteji oluşturduk. Babam garip adamdı benim. Evvelden beri hevesi yoktu dünya işlerine bilirdik ama bizi de dünya işi sayıp görmezden geleceğini hesap edemedik. O yüzden bir yanım eksiktir benim. Bir tarafı güneş almayan evler gibi oldum, rutubetlendim, içim çürüdü ama kimseye göstermedim.

Cenaze namazını küçük bir camide kıldık, ben gelene kadar gasilhane faslını falan bitirmişler zaten. Bana son kez görmeyi isteyip istemediğimi sordular, ‘Bunca zaman sonra görsem de tanımam’ diyemediğimden ‘Olur’ dedim. Adettendir, elini öptüm. Ben babamla o an vedalaşırım sanıyordum ama öyle olmuyormuş...

‘Nereye defnedeceğiz, nereye isterdi’ diye sormuş bulundum.

‘Dua Dağı’nda bir ağaç dibini vasiyet etmişti’ dediler. Diyenlerden biri gözümün içine çok baktı birine benzetir gibi ama ben başımı çevirdim.

Babamın enteresan işleri işte. Adam gibi bir kabristanda yer bulunsun değil mi, yok. İlla alternatif bir yol bulacak. Nedir amaç? Kimse gelmesin mi istedin? O zaman biz niye toplandık buraya? Kimsesiz cenazelerinde bile en kötü üç kişi oluyor baba. Ölenin tek başına gömülmesi mümkün mü bu dünyada?

Önde rehber araba, arkasında biz koyulduk yola. Herkes kendi aracını çıkartmasın toplanıp gidelim dediler, tamam dedim. Eski model panelvanlardan birine koydular beni. Arabanın içerisinde kolonya ile karışık bir hacı misi kokusu var, dikiz aynasında minik Kur’an-ı Kerim sallanıyor, güneşlik kısmına bir Ayet-el Kürsi sıkıştırılmış. Araç yavaş yavaş doldu. Bu adamların hepsi babamı tanıyor, ben hariç. Bu adamların hepsinin babamla anısı var, ben hariç. Bu adamların hepsi babamın ölümüne üzülüyor, ben hariç mi?

Ben üzüldüm mü, üzülmeli miydim, bilmiyorum.

Bilinmeze gitmek dedikleri sanırım bu oluyor.

Yaşanan her şey sanki bir film sahnesi gibi. Fonda ‘Masar’ çalıyor. Ortada bir kayıp var, hüzün yoğun. Ben çocukluğumu kaybetmiştim daha önce, bugün de babamı kaybettim. Babam neyi kaybetmişti peki?

Yanıma oturanlardan biri derin bir nefes aldı araba çalışınca, konuşacak sandım ama ses çıkarmadı. Sonra yüzünü dönmeden, ‘Senin baban has adamdı, hoş adamdı. Yazardı, hem de güzel yazardı. Badeli aşıklardandı baban. Kalmadı öylesi artık. Allah rahmet eylesin...” dedi.

Al buyur burdan yak. Babam badeli aşık çıktı. Aramızda artık bir perde daha var. Bugün benim babamla barışma günüm olmalıydı ama daha çok uzaklaşıyoruz birbirimizden. Biraz sonra başka biri bambaşka bir profil çizecek babamla ilgili, tanımadığım bir adamı daha çok tanımayacağım.

Ben buraya niye geldim?

Babam en son bir yaz günü yanımdaydı benim. Annem de vardı. Karpuz yemiştik. Ne tatlıydı o karpuz, tadı hala derinlerde bir yerde. Soluk, eski bir hatıra işte. Belki de o son günün hatrına...

Gelmişiz, indik arabadan.

Nasıl esiyor, nasıl soğuk. Ocağın ortasında çıktık dağın tepesine. Neden? Bizim badeli aşık bunu vasiyet etmiş. Son bir kez evladımı göreyim dememiş ama. Gerçi dese gelir miydim sanki? Şimdi geldim ama...

Öndeki rehber arabadan inenlerden biri uzun uzun etrafına bakınıp ‘Bu mevsimde bu dağ çok rüzgarlı olur’ dedi. Rüzgarlı olmayan dağ başı mı var? Kafamızda bereler, titreye titreye ayazın içinde defin planlıyoruz. Daha bunun kazması var, dayamaları yerleştirmesi var. Kesin bana yaptıracaklar oğluyum diye. Diyemiyorum ki yoldan geçen bir adam kadar tanıyorum ben mevtayı diye.

Neyse ben kazmadım. Besmeleyi çekip daldılar işe. Kazarken de bir ilahi söylediler, bir deyiş söylediler. Dua okunmuyor muydu bu esnada? Belki de ondan dağ başını istedi babam efendi. Millet tepki göstermesin diye. Rüzgarın ardı yağmur, Allah vere de ona kalmasak. Şimdi yağmur yağacak, babamın ne hikmetli bir adam olduğunu konuşacaklar. Biri de bana sormuyor ki...

Biri öndeki arabadan dayama tahtalarını getirdi.

Veda yaklaşıyor. İndirdik aşık babayı. Tahtaları da dizdiler. Ben iyice konuk oyuncu gibi oldum. Usulen çağırmışlar beni sanki. Bereket, küreği kaptım da iki toprak attım üzerine. Bu da son beraber yaptığımız iş baba. Bana sorsan bu final böyle olmamalıydı ama senin takdirin. Son duayı da ettik. Yağmur çiselemeye başladı. Cenaze ekibi gülümsedi, arabalara bindik. Babam Dua Dağı’na, hemen başındaki karaağaca emanet. Babam badeli aşık; dostlarına, yarenlerine emanet. Bana ne kaldı?

Yolda yağmur şiddetlendi. Babam epey ıslanmıştır şimdi. Ben bunu düşünürken ön koltuktaki amcalardan biri bazı dizeler mırıldanmaya başladı. Yanımdaki de dahil olmak üzere tüm araba ona eşlik etti hep bir ağızdan söylediler. Sonra elden ele ufak bir defter geldi önüme. Babamın sözleri, babamın deyişleri, babamın bilmediğim hayatının eserleri. Yani mirası...

Açtım defteri rastgele. ‘Yandığım ateşte piştim, yine de eremedim sırrına...’

Araçta sesler sustu. Yanımdaki bu kez yüzünü döndü bana. ‘Şimdi babanı biraz olsun tanıdın mı?’ diye sordu. Ne cevap verilir ki bu soruya? Elin adamı bana babamı tanıyıp tanımadığımı soruyor. Kızdım. ‘Hani af edersin ama az evvel dağın başına bıraktığımız adam benim babam’ dedim. Gerisi yok. Bunu o da biliyordu zaten niye tekrar ettim ki? Belki benim ihtiyacım vardı söylemeye, inanmaya.

Adam güldü. ‘Sen babanı bilirsin, ben seni bilirim. Demişti bir vakitler seni bana. Geçmiş günler geçti gitti, böyle bak artık. Kimi yollar ayrılır, kimi yollar birleşir. Gün gelir et tırnaktan ayrılır, baba yavrusundan uzaklaşır. Allah her kulunun yolunu bilip de yaratmış. Buna sekahüm sırrı derler. İnsanın yaratılış sırrı yani. Bu sır, her kula nasip olmaz. Baban bu sırra vakıf değildi ama, hakikatin peşinden gitmek için çok şeyden vazgeçmişti...’

Aferin babama. Aferin bana. Bir panelvan içinde hayatın sırrına erdim az önce.

‘Şimdi elinde bir miras var’ dedi yanımdaki bilge mürit. Babamı bu kadar övdüğüne göre bizimki mürşitti, yanımdaki de müridi olmalıydı. Miras elimdeki defter sanıyordum. Değilmiş.

-‘Nedir benden tam olarak beklenti? Beni buraya niye çağırdınız? Sizin peşinden gittiğiniz adamla benim bildiğim adam arasında yıllar, hayatlar var. Sizin badeli aşık bana bir babalık borçluydu, ödemeden gitti. Şimdi onun mirasını ne kabulleneceğim? Dalga mı geçiyorsun amca sen?’

Arabadakilerin hepsi döndü bana baktı. Şoför fren yaptı. Merkeze gelmişiz. Arzın merkezine yolculuğumuz bitmiş. Dua Dağı’ndan, ufak caminin önüne geri döndük. Cami önündeki kalabalık yanıma geldi, baş sağlığı diledi, içlerinden elimi öpmeye kalkanlar oldu. İrkildim. Uzaklaştım yanlarından.

O sırada arabadaki bilge mürit yanıma geldi. Yüzünde bilmenin verdiği müstehzi gülümseme vardı.

‘Sana elinde bir miras var demiştim değil mi’ dedi. Miras defterde değil, onu tutan eldedir. Baban, vefatından önce seni işaret etmiş, seni söylemişti. Bu hürmet sanadır, bu niyaz senin vasıtanla cümle geçmişleredir. Artık sen, yeni bir yoldasın. Bu yol, sana kutlu olsun. Yerin, yanımızdır. Safımız, cümle aşıkın, cümle dervişin, cümle pirin safıdır...’

Kendimi tutamadım. ‘Kılıç da kuşanacak mıyım’ diye sordum. Kendimce olayla dalga geçmiştim ama o kısmı geçeli epey olduğunu fark etmemişim. Müritler ciddiydi.

Bir günde yıllar önce kaybettiğim babamı toprağına kavuşturmuş, mirasına dokunmuş bir de üstüne ‘post’ sahibi olmuştum. Hiç bilmediğim bir yerde, hiç tanımadığım insanlar beni kendilerine baş bellemişti. Normalde bırakıp giderdim, hareket edemedim. Sanki babam mezarından çıkmış ayağımı tutuyordu. Bir sır peşinde, sırların içine düşmüştüm.

Çok ilginç günler beni bekliyordu...