Annemle babam teyzemlere küstüğünden beri gitmemiştim onlara. Yalan yok, bir on senesi vardır belki. Onlar küsüştüğünde çocuktum, olanı anlamamıştım. Gerçi hala tam bilmiyorum ya, neyse.

Eskiden ben teyzemlere gitmek istiyorum dediğimde annem “Kutlu abin hasta, sonra gideriz” derdi.

Yıllar geçti, hastalığı geçmedi. İki tarafın birbirinden ayağı kesildi, gelme gitmeler bitti. Ama ölüm, tüm boşlukları dolduruyor işte.

Anneannem öldükten sonra veraset işleri için görüşmeleri lazım olduğundan annem beni elçi olarak yolladı teyzemlere. Yıllar sonra aynı kapıyı çalmanın verdiği tuhaf kalp çarpıntısı sonrası kapıyı hatırımdaki halinden daha yaşlı şekilde açtı eniştem.

Hiç soğukluk yoktu. Ben çekingen davranınca da “Oğlum gelsene, biz ananlarla hırlaştık senin günahın ne?” dedi. Doğru. Büyüklerin kavgası yüzünden ben niye çocukluğumun bir kısmını geçirdiğim anne yarımdan bu kadar uzak kalmıştım? Küslüğü ise miras bitirecek, ulan para gerçekten tüm kapıların anahtarı sensin.

Girişin hemen sağındaki kapıdan salona girdik. Teyzemle görüştükten sonra aradığımı bulmanın verdiği sevinci duydum içimde. Hatıralarımın ana aktörü, çocukluğumun şahidi Kutlu abim...

İlk çocukluğumun oyun arkadaşı, biraz büyüyünce ise kitap okuma tavsiyeleri veren, İsmet Özel’in ‘Celladıma Gülümserken’ şiirini bana öğreten, her daim hatırşinas, her daim efendi, hayata dair sözler söylemeyi değil de susmayı tercih eden Kutlu abim...

Elinde mavi bir nefte, sedirin köşesine oturmuş, gözünü diktiği noktadan bir medet umuyordu. Sabit noktada ne gördüğü muammaydı, sorsak da anlatmazdı zaten; insan en çok bu zamanlarda merakına yenik düşüyordu...

Eniştem, haber sonrası yayınlanan reklamların büyüsüne kapılmış, önündeki çayı soğutmuştu. Öyle ki bir ara kesme şeker kasesini çay bardağı zannedecek kadar kendini kaybetmişti. İşte o an, ‘Acaba kendinden geçen hangisi’ diye sormadan edemedim. Reklam bitip hayat normale dönünce eniştem de insan formuna yeniden kavuştu.

Ben de dayanamayıp sordum:

-‘Yahu enişte, Kutlu abim niye böyle olmuştu sahiden?’

Eniştem aynı evde yaşadığı, bir zamanlar evladım diye kucağına aldığı, şimdi ise hemen solunda kanlı canlı ama azıcık yarım akıllı oturan adama bir nevi şifonyer gibi davranarak ‘Haa o mu, vardır bir on on iki yılı. Değil mi Hasibe?’ dedi teyzeme.

Teyzem mutfakla olan mesaisini tamamlamış, çayın eşlikçisi ‘lüks karışık’ kuruyemişleri ufak kaselerde sehpalarımıza servis etmişti. Zigonlar üzerinde kajusuz, az bademli bol soya leblebili lüks karışık...

Birileri bu memleketin lüks anlayışını onarılmayacak şekilde zedeledi resmen. O yüzden felekten bir gece çalmak denince insanın aklına kola içmek geliyor.

Soruyu enişteme tekrar ettiren teyzem Kutlu abime şefkatle karışık acıma içeren bir şekilde baktı, ‘14 sene oldu oğlum’ dedi.

“14 sene önce çıktı oğlum evden, sapasağlamdı. Sonra gece yarısı bu halde getirdiler. O günden beri onun aklı yarım, bizim de sevincimiz yarım.”

Teyzemin bu dramatik finali bu kez Kutlu abime bakınca başka bir noktaya evrildi:

‘Amaaan Nedim. Şorikleri akmış ya bunun yine. Bak dedim sana ama ya. Nasıl yetişeyim ben hepinize...’

Repliğinin sonlarına doğru gözden kaybolan teyzemin ardından eniştemle beraber baktık. Çayları fondipledik, sessizliği fındık kıtırtıları ile böldük. Derken Kutlu abim bana doğru bakıp elindeki nefteyi gösterdi.

Ben ona bakarken de eniştem başladı anlatmaya.

“Bu bir ara çok meraklıydı din diyanet işlerine. Liseden sonra oku dedik okumadı, çalış dedik çalışmadı. Kıraat edicem dedi, arkadaşlarıyla arasına mesafe koydu. Evlendirelim dedik yok dedi. Bir ara aşırılara katılacak da evden kaçacak diye çok korktuk. Siz küçüktünüz daha, babanla annen kaç kere geldiler bunla konuşmaya, o zaman küsülü değildik tabi. Bir ara böyle çok artmıştı sakallı sakallı teröristler, millet evden kaçıp ona katılıyordu. Onlara gitmedi şükür. Gerçi şükür diyorum da, keşke katılsaydı da sonunu göreydik. Böyle yarım yamalak bir evlat kaldı elimizde. Ne askerliğini görebildik, ne mürüvvetini görebildik, ne de torun sevebildik...”

O ara Kutlu abim çırpınmaya başlayınca odak oraya kaydı. Meğer nefteyi düşürmüş. Koştum geri verdim. Teyzem aramıza yeniden katıldı derken eniştem anlatmaya devam etti.

“Bir akşamüstü baktım bu giyinmiş gidiyor. Nereye lan dedim, işim var baba dedi. Ne işi dedim, ses yok. Çıktı gitti. Evlat neticede, başına iş gelsin istemezsin. Ben de peşine gittim. Sokaklar geçtik, caddeler geçtik, şu Sazendeler Mahallesi’nde büyük bir cami var bildin mi? Heh işte oradan içeri girdi. Lan dedim, cami desen bizim mahallede de var, buraya niye yürüdü? Kısa yoldan cennete gidecekti zaar...”

“Tövbe de” dedi teyzem lafa atılıp. Devamını kendi getirdi.

-“Nedim de ben de çok uğraştık. Oğlum hepimiz Müslümanız, yolumuz bir dedik, dinletemedik. İyice uzaklaştı bizden, evi otel gibi kullanır oldu. Hani bilirsin enişteni beni. Biz namazında niyazında insanlarız ama bu Nedim bile moskof kaldı Kutlu’nun gözünde.”

-”Bizim dindarlığımızı beğenmedi kendince. Neymiş böyle dua edilmezmiş, neymiş banka bilmemneymiş, sonunda olacağı buydu. Bizi de böyle koydu işte...”

-”Nefte ne alaka” dedim,

-Son gittiği zikir günü, o caminin kapısının önünde duran bir meczup vardı, neydi adı be? Ha Hasibe? Neyse ne, bu oğlan eskiden asker miymiş neymiş, doğuda operasyonda sözüm ona aklını yitirmiş bu camiye gelmiş. Bu tarikatın şeyhi de adama kalacak yer vermiş, yemeğini falan üstlenmiş, ‘bendesi’ yapmış. Öyle anlatırdı Kutlu abin. Neyse, bu meczup hep elinde taşıdığı o nefteyi o gün Kutlu abine vermiş kapıda. Sonra da kaybolmuş gözden...

-Bunu kim anlattı size?

-Bunun oradaki arkadaşları.

-Artık ne yaptılarsa bizim oğlanın aklı orada gitmiş. Bir iki kere gittim ama geveleyip durdular. Ne olduğunu bir Allah biliyor.

Yoo. Aslına bakarsanız ne olduğu açık ama şimdi ‘iyi niyet elçisi’ olarak geldiğim bu evde yeni bir tartışmanın fitilini ateşlemek istemem. O yüzden “Enişte cezbelenmek diyorlar buna” dedim.

Eniştem kayıtsızca omzunu silkti. Duyduğu bu tabir onun hayatında hiçbir işe yaramamıştı. Kutlu abim ise boşluğa ara ara belirsiz gülümsemeler fırlatıyor, bir de Allah demeye çalışıyordu. Acaba o asker kimdi? Gerçekte var mıydı? Ya bir nöbet usülüyle meczupluk görevini Kutlu abime mi devretmişti?

Teyzem sonunda nihai olarak salona dahil oldu. Dizi başlayacak çünkü. Ama benim de konuya girmem gerekiyor, bir nefes daldım mevzuya.

“Teyze benim niye geldiğimi biliyorsun. Bu veraset işini çözülmesi lazım...”

Teyzem hiç bana bakmadı bile. “Biliyorum çocuğum, kimin gönderdiğini de biliyorum. O yüzden o anana söyle kalksın kendi gelsin. Ben büyüğüm, ablayım burada. Anamız öldü, sarılıp acımızı paylaşamadık. Bak kimin kimden önce gideceği belli değil. Kimse helallik almadan gitmesin bu dünyadan...”

Acıyı paylaşamadık ama malı paylaşabiliriz. Dünya hayatında ölüm bile ne kadar geçici. Resmi yas süresi sonrası herkes pay derdine düşüyor. Ölen hiç yaşamamış gibi. Tek vasfı o mirası şimdi yaşayanlara bırakmakmış gibi geliyor. Ama bunu teyzemlere söylesem beni hiç hoş karşılamayacaklarından “Teyze geldim buraya kadar, ne diyeyim şimdi ben” diye sordum.

Nefesler tutuldu, dizi jeneriği ekranda akarken teyzem son cümlesini söyledi:

“Kapımız yerinde. Kardeş olarak çalıp, çayımızı içmek isterse buyursun. Konuşacaksak oturur konuşuruz. Ama elalemi bana yollayıp akıl sormasın.”

Hoppala. Ben elalem miyim? Değilim teyze. Senin kardeşinin oğluyum, senin oğlunun kardeşiyim. Biz nasıl uzaklaştık böyle? Bu uzaklığı bir tapu kapatır mı peki? Ben anneme anlatsam mı bu söylediklerini?

Jenerik bitti. Ufaktan müsaade istedim. Az evvel sözleri ile beni güzelce döven teyzemin ve ekran bağımlısı eniştemin elini öptüm, Kutlu abime göz kırptım. Nefteyi daha sıkı tuttu.

Belki de en iyisi onun durumuydu...