Ne güzel dalmışım dışarı. Sokak, camın arkasından nasıl büyülü, nasıl dehşet verici. Sokak, içine girince nasıl da yutuveriyor insanı. Ama nasıl da oraya aitiz, kedisi, köpeği, insanı. Dışarıda olmak ruhumuzda var, içerileri dar geliyor bize. Eşyanın tabiatı, sokağın habitatı işte...
Neredeyim, nerede ineceğim hiçbir fikrim yok. Zaten inesim de yok. Bu minibüsle dünyayı dolaşabilirim şu an. ‘Şurdan bi öğrenci alır mısın dünya turu yapıp inicem’ desem ne olur acaba? N’olacak temiz bi dayak yerim, bir de üstüne yolculuk sona erer. Düşünceler derya, ben o deryanın içerisinde tek başıma. Yelkensiz, küreksiz, kayıksız.
Bütün eğlenceli repertuarın tam ortasındaki kürdilihicazkar gibiyim. Öyle yersiz.
Tam o sırada ‘Müsait bi yerde ineyim kaptan’ geldi. İn bakalım. Beni de bu azgın sulardan kurtardın ya, sağ ol var ol.
Bakma, ben de ineceğim birazdan. Mecburum yani. İşim var. Gül çeliği yapacağız beraber. Yeni kökler salacağız hayata, çiçekleneceğiz, yapraklarımız yeşerecek. Ama bizim kökler saksıda. Yani öyle derinlere inmek, rota tanımamak falan yok. Kontrollü bir büyüme. Ama ne fark eder, yapraklarımız yeşil, goncamız gül olduktan sonra neresi olduğunun bir önemi var mı?
İndim minibüsten. O bütün malzemeleri almış, elim cebimde yürüyorum sokakta. Dünya yansa ne olur, ben onun yanına gidiyorum. Öyle bir kayıtsızlık. Derken vardım kapıya, çaldım zilini. Gülümseyen gözlerle açtı kapıyı, beni hiç beklemiyormuş gibi, sürpriz yapmışım gibi. Halbuki planlıydı her şey. Olsun, her şeyi bilip spontane yaşıyormuş gibi heyecanlanmak da güzel.
İçinde bir heyecan, ilk defa yapacağız bu işi. Komşudan aldığı saksıyı getirdi, maşallah nasıl güzel boy atmış. Uygun dalı bulduk, alt yaprakları temizledik, nemli toprağımıza gömdük ve şimdi aynı bu saksıdaki gibi güzel güllerimiz olacak. Yani onun olacak, o baktıkça beni hatırlayacak. Ben bu sayede ona gül bahçeleri vadetmiş oldum. Ama dikeni var, yapacak bir şey yok. Hayat bu kadar kılçıksız yaşanmamalı. Her rahmetin bir külfeti olmalı.
Şimdi bir yorgunluk çayı iyi gider evet, hava bahara dönmüş. Duvarlar, ilikler, kemikler ısınıyor. Güneş bir hafta öncesine göre daha cömert. Ağaçlar gaza gelmiş, yeşerme derdinde. Cümle alem mutlu olma telaşında. Bu mevsimde bir ödev gibidir bu, kan kaynayınca insan mutlu olmak ister. Ancak bu istek hali fazlalaşınca bir zorunluluk hali alır. İşin içine mecburiyet girer ve hikaye güzel noktalara gitmez. Allahtan ben geçtim o işleri. En azından bu aralar rahatım, ilerisi için kısmet...
İnce uzun balkonda taburelere yerleştik. Başka bir tabureyi de sehpamız yaptık. Cadde ayağımın altında, korna sesleri kulağımda. Örs, çekiç, üzengi trafikte sıkışan arabalar sanki. Balkonun sonunda ayaklı çiçeklik var eski usül, demirden. Gözüm ona ilişiyor. Çünkü üzerinde bir kase var. Peki kasenin içinde ne var? Görmek lazım.
Gittim. Çinko bir kasenin içinde kaderine terk edilen üç beş kayısı çekirdeği. Birileri geçmişin mirasını yaşatıyor. Bak şimdi daha bir sevdim. Çinkonun yanı başında ise fesleğen duruyor. Her daim başının okşanmasını isteyen yetim bir çocuk gibi fesleğen, dokunmadan edemem.
Ben de çocukken anneannemle biriktirirdim kayısı çekirdeklerini. İçindeki bademi yemek için nasıl sabırsızlanırdım. Hey gidi geçmiş. Bak neler kayıp gitti elimizden. Yarın öbür gün de bugünler için hayıflanacağım. İyi de bunun sonu yok ki. Her geçen saniye geri dönüşü olmayan bir yol gibi. Tekrar etme şansım yok, baştan yaşama ihtimalim de yok. Zaten hayat bir kere yaşanmıyor mu? Evet. Yaşa işte. Nasıl yaşayabilirsen yaşa.
İster taşlara sürt ayaklarını, ister çalı çırpıya takıl, istersen de asfalt yollardan yürü. Yeter ki bir şeyler yap. Yaptım ya. Yeni bir gül yetiştirdim az önce. Su da verdim. Fesleğeni de sevdim. Ama yetmez ki. O’nu da seviyorum. Başka? Başkaaa, çay bitmiş.
Yeniledi sağ olsun. Şekersiz, sıcacık çay. Sessiz, sıcacık bakışları. İnsan daha ne ister ki, sessizlik. İçeriden sağlam bir ses geldi. Gürültülü, soğuk buzdolabı. Aynı ben. Ama ben bu kadar gürültücü değilim. Daha sessizim, daha sakinim. Anneannem donuk derdi bana. Annem de onaylar gibi başını sallardı. Çocukluk işte. Bir çocuk ne kadar donuk olabilir ki zaten?
Neyse konu bu değil. ‘Balkon demirleri çok güvensiz, sakın yaslanma bunlara’ dedim. Hoşuna gitti, onu önemsediğimi fark etti. Dudağının kenarı hafif oynadı, ‘Amaan taşınacağım zaten’ dedi. ‘Ya taşınma zor iş, eşyalar zarar görüyor bir dünya masraf’ dedim. ‘Eşyalar hep benle mi yaşayacak?’ dedi.
Doğru. Eşya dediğin insanla yaşamaz. İnsan eşyayı yaşam aracı olarak görür. Söz gelimi, bir eşyası eksik olursa kendini eksik hisseder. Bir nevi madde bağımlılığı gibi. O zaman sen benimle yaşa? Oha. Sokağa top oynamaya mı çağırıyorsun? Böyle teklif mi olur? Nerede kaldı bu işin romantizmi? Bilmem, söylesem güzel olurdu aslında. Bu eski balkonda, yeni yeşerme hedefindeki gülün yanında yeni bir hayatımız olurdu. Belki fesleğen de sevinirdi bu işe.
Yan sokakta çocuklar top oynuyor. Sesi arşa çıkıyor, semayı inletiyor, sonra kaleye gidip gol oluyor. Kaleler parke taşlardan. İki tane üst üste koyunca tamam olanlardan. Birinin üzerinde yan sanayi bir forma var, biri orijinal gıcır gıcır bir forma setiyle gelmiş. Botla top oynayan da var, okul çıkışı kundurayla maça koşan da. Tam bir kültür mozaiği, tam bir farklılıkların uyumu. Hayatın doğal ritmi, adına ne dersen de. Şimdi çocuklardan birini ‘Sen buraya uyumlu değilsin’ deyip maçtan atsan n’olur? Oyun bozulur. Bizimki de öyle işte. Misal ben, uyumlu değilim şu an buraya, bu balkona. Belki herkes farkında ama oyun bozulmasın diye ses etmiyorlar.
Belki de kendimi ilk dakikadan açık ettim. Olan oldu artık. ‘Gülün çiçeklenmesi birkaç ayı bulur’ dedim. ‘Olsun, acelemiz yok bekleriz’ dedi. Evet, nereye koşacağız sanki? Birkaç ay birbirimizin hayatında oluşumuz neredeyse kesin, hiç yoksa gülün hatırına.
Ziyaretin kısası makbul. Hep vuslat olmaz, biraz da hasret gerek neticede. Sokağa indim. Birazdan minibüs gelir, biner giderim.
Acaba yine minibüsle dünya turu atabilir miyim?