Bir sevinçle koştu geldi yanıma.

Hayatında değişiklik yapmak istemiş, kullanmadığı eşyaları dağıtmış, çocukluktan kalma ne varsa bugünün çocuklarına vermiş ama o çiçek dürbünü hariç. Tutmuş onu da getirmiş yanında.

Bende de buna benzer bir tane ama bende film olarak ‘Kabe’ manzarası vardı, dayım hacdan getirmişti çünkü. Onun kaleydoskop hatırasına ben bu hatıramla katılsam abes olurdu, o yüzden sustum.

Koluna marteniçkayı da takmış, nasıl inançlı her şeyin düzeleceğine nasıl da emin iki tane ipin makus talihi devireceğine. Ben dikkatli baktım demek ki, başladı konuşmaya: “Eskiye dair ne varsa bıraktım. Azad ettim hepsini. Dedim ya oyuncakları verdim diye nasıl hafifledim anlatamam. Mazimle barıştım sanki.”

Aslında çok sağlam bir taso koleksiyonu vardı bunda, inşallah onu vermemiştir. Biz çocukluktan ortak olmuştuk, babam kızıyor diye ben çocuklardan üttüğüm bütün tasoları saklasın diye ona vermiştim. Bir nevi kasamdı benim. Kasa dediğin kendi kendine temettü dağıtır mı? Kafamdakilere ara verip yine onu dinlemeye karar verdim. Tasoları dağıttığı gibi sanırım ferrariyi de satmıştı bizim bilge. İnanılmaz bir arınma yaşıyordu.

En son sözü marteniçkaya getirdi. ‘Eğer bir hafta içerisinde bir leylek görürsem dileğim gerçek olacak. Ben de bunu bir gül ağacına asacağım. Bahar geliyor lan. Bak yarından itibaren nasıl ısınıyor hayat, yüzümüz gülüyor, çiçeklerimiz yaşarıyor göreceksin.”

Bu iddialı çıkışın ardından bir hafta aralıksız yağmur yağdı.

Kimisi böyledir. Hayatlarını alt üst etmeleri için minnacık bir kıvılcım yeter. Halbuki öncesinde ne yangınlardan geçmiş, kaç kere tutuşmuşlardır ama ne gam. Tutar alakasız bir yerde radikal bir karar alır, uygular, batırır ama pişman olmaz. Sırf bu huyuna bile gıpta ederim bu herifin.

Son görüşmemizden sonra yağan yağmurlar dindi. Hakikaten de dediği gibi bahar geldi, güneşler açtı ama onun öngörüsüyle ilgili bir durum değildi bu, tamamen mevsimsel bir döngü. Ben de bu süre zarfında kışlıkları kaldırdım, balkonu açıp evi havalandırdım, sonra pazardan bir fesleğen aldım. Gittim geldim başını okşadım. O güzel rayihasını saldı, ben sevindim. Bekledim ki onun hayatında da böyle bir gelişme olsun.

- ‘Ne var ne yok yeniliklerin efendisi. Bu sefer ne icat ettin?’ dedim.

- ‘Hiiç’ dedi. Yüzüme bile bakmadı, çay kaşığı ile oynamaya devam etti. Belli ki bi haller vardı. Üstelemeyi denedim, olmadı. Oluruna bıraktım. Zaten on dakika sonra anlatmaya başladı.

- ‘Dedim ya geçen evdekileri dağıttım diye. Ona canım sıkıldı.’

- ‘Neye sıkıldın lan. Sen vermedin mi, n’oldu pişman mı oldun şimdi?’

- ‘Yok ya, tam öyle değil. Bir zamanlar benim vazgeçilmezim olan, şimdi işime yaramayan şeylerin şu an başkası için kıymetli oluşu fikri tuhaf geldi bana.’

- ‘Tasoları n’aptın’

- Bilmem. Onlar da gitti galiba.

- Ya kardeşim. O tasoların yarısından fazlası benimdi. Ben nasıl kazandım onları biliyor musun sen? Sen bana sormadan benim malımı nasıl verirsin ya? Benim de çocukluğumdu lan onlar. Sen benim hatıralarımın da içine ettin.

Kabul, biraz sert çıktım. Aslında niyetim o değildi. Aslında böyle mal delisi bir adam da değilim ama ne bileyim. Sanırım o kayıtsızlık sıktı canımı. Tavrını sevmedim. Haa, taso mevzusunda hala kızgınım o ayrı.

Dışarısı sıcak, içerisi serin. Kafenin sahibi abanmış klimaya. Tam hastalığa davetiye. Giriş kısmına yapay bir çim halı serilmiş, iç kısımda yeşilçam artistlerinin fotoğraflarının üzerine eklenmiş saçma sapan yazılar, bazı filmlerden replikler. Menüde ‘özel soslu’ tostlar, her kafede olan ama ‘buranın spesiyali’ meşrubatlar, elmalı nargile kokusu, köz taşıyan ve nargile açmaktan ciğeri solan zayıf, çöp gibi garson çocuklar. Fonda, normalde hayatta dinlemeyeceğim müzikler, açık duran televizyonda şömine görseli.

Sakil bir orijinallik. Taklidin en sahici hali.

- Ne işimiz var lan bizim burada. Evimiz yok mu oğlum bizim. Nerden buldun bu saçma sapan yeri?

- Seviyorum böyle salaş mekanları ben. Bana üniversite hayatımı hatırlatıyor.

- Ya git. Üniversitedeyken çok giderdin sanki böyle yerlere. Ulan kızlara hava atacağım diye ne kadar piyasa mekan varsa gezip duran kimdi acaba?

Sessizlik.

- Birader nedir derdin? Senin çoktan yeni kararlar alıp uygulaman gerekirdi.

- Dalga geçme lan.

- Söyle oğlum o zaman. Ne demeye diktin beni buraya?

- Hayır dedi.

- Kim dedi?

- O işte. Hayır dedi.

- Ayıp etmiş. Ama tek başına ‘hayır’ kelimesi pek bir bunalım sebebi değil. Bunun önüne sonuna bir şeyler daha eklenmeli ki kelime kendini bulsun, anlam kazansın.

- Gittim konuştum işte. Duygularımı açtım, karşılıksızmış.

Hadi buyur. Reddedilen adam sendromu bu, kendimden biliyorum. Şimdi hayat biter, sonra yeniden başlar ama şimdi biter. Yani bitmiş. İflah olmaz, ne desen anlamaz.

- Desin be kardeşim. Hiç mi duymadın sana hayır dendiğini.

- Ya duydum da. Bu sefer çok ‘evet’ gibiydi, yani öyle duruyordu.

- Ama hayır demiş. Yani öyle çok da evet gibi değilmiş. Hatta düpedüz ‘hayır’mış.

Televizyondaki görsel değişti. Şömine gitti, sakin bir göl kıyısı geldi, verandalı bir ev. Herkesin hayalinde olan ama gerçekleşmeyen bir ev. Bahçesinde o şapşal köpeklerin koşturduğu, baba-oğulun bahçesinde top oynadığı, kadının da mutfağın camından onlara gülümsediği ev. Bitişik nizam binalardan oluşan sokakta, zemin kattaki kafede en son görmek isteyeceğim şey.

- Beni bilirsin birader. Bir bağlandım mı böyle gider. Öyle çok yer kaplamıştı ki içimde, evde her yerde onu görüyor gibiydim. Öyle alışmıştım ki her şeyde onun sesini duymaya, şimdi her şey çok boş.

- Lan siz sevgili değilmişsiniz ki. Nasıl gördün evin her yerinde? Kız seni arkadaşı olarak görmüş işte. Kanka hatta. Bağlanırsın biliyorum. Vardır böyle salak saçma huyların.

- Destek ol lan. Eleştiri aramıyorum ben. Çocukluktan beri bir sen kaldın yanımda. Şimdi de destek ol. Oğlum ben çok kötü tutuldum bu kıza, şimdi n’apıcam?

- Yapacak bir şey yok. Üç ay öncesine kadar o kız da yoktu. Şimdi yine yok. Kalk lan şuradan, çocuk gibi yaptın kendini. Kalk işine gücüne dön. Git yeni kararlar al.

İkiletmeden kalktı yerinden. O arada televizyon güç tasarrufundan kapandı. Hesabı ödedim, çıkarken garsonlardan biri dışarı köz taşıyordu. ‘Bak, birilerinin dumanı hala tütüyor’ dedim. Güldü.

Dışarı çıktığımız zaman tekrar sordum. ‘Verdin mi lan tasoları’ dedim, ‘Ulan ne tasoymuş anasını satayım. Sırf böyle darlayacağını bildiğim için vermedim. Duruyor evde’ dedi. Sevindim. Beş on adım attık atmadık, yolun ortasında durdu. Havaya baktı, karşıdaki çocuk parkına baktı, yanındaki çöp tenekesine baktı, kolundaki marteniçkayı çıkarıp çöpe fırlattı.

‘Bahar gelse ne yazar o gelmedikten sonra. S.çarım marteniçkasına. Sanki şimdiye kadar her dileğim gerçek oldu’ dedi.

O bunları söylerken üstümüzden leylek geçti ama artık bir anlamı yoktu.