Önümde kocaman bir deniz, çarşaf gibi. Kımıldamadan ufuk çizgisine uzanıyor. Alabildiğine mavi, alabildiğine haşmetli ve bir o kadar dehşetli. Ayağımın altında çakıl taşları var. Az ötede çakıl taşları arasından çıkıp sonra yeniden kaybolan akrep yavrularını görüyorum. Tepemde çığlık çığlığa uçan kuşlar var, ürperiyorum seslerini duydukça. Peki bu sıcakta bu sahildeki boşluk niye? Ne bir şemsiye var, ne de bir denize giren. Derken bir fırtına kopuyor denizin ortasında. Freni patlamış bir kamyon gibi yanaşıyor kıyıya, önce önümdeki taşları alıyor yanına sonra beni savuruyor uzaklara.

Sonra, uyandım.

Üç beş gündür aynı rüyalar var karşımda. Vedanın ağırlığı yetmezmiş gibi bir de bu belirsiz imgeler içeren düşler çıktı başıma. Bu, verilmesi gereken bir sınav biliyorum. Ben bu emaneti iletmekle yükümlüyüm. Yoksa nasıl çıkarım insan içine? Nasıl karışırım kalabalıklara? Nasıl alırlar beni aralarına? Hem, yukarıda Allah var bana sormaz mı hiç hesabını?

Sormasına sorar da, olan biteni bilen de bir O’dur zaten. Yoksa kim bilecek kırk yıldır tutulan sırrı, vasiyetin ayrıntısını. Kim nereden umursayacak Şaşı Raşit’in torununun getireceği mektubu?

Dedemin ölmeden önce attığı kazık. Miras desen değil, yadigar desen hak getire. Elde kalmış elden biraz büyük bir kutu. Kutu dediğim de öyle hacimli değil ha, ufak bir şey. Madem dedem ölmüş, madem emr-i Hak vaki olmuş, gitmeliymişim köye. Emaneti, sahibine vermeliymişim. Eğer o da hayatta değilse kabrini ziyaret etmeli, Fatihasını eksik etmemeliymişim. Anam başımı okşuyor, gurbet hüznü var yüzünde. Babam, ağızlığına yeni takmış filtresiz cigarasını.

Uzaklara dalmış, dedeme mi üzülüyor yoksa başka bir şeye mi yanıyor; meçhul.

Yola düşeceğim günün gecesi yine gördüm aynı rüyayı. Bu sefer rüzgarın beni savurduğu yerde bir balık var bu sefer. Karada balık. Anca ben görürüm zaten böylesi düşü.

Elleri öptüm, ufak çantamı aldım. Şehirleşememiş, köyü içinde tutan bir şehirden; bambaşka bir köye gidiyorum. Her mahalle bir köy, her köy bir hatıra, her hatıranın sonu tarifsiz bir boşluk. Mezarlıklar da sokaklar da insanlarla dolu. Hepsinin bir hatırası var, ölenin de kalanın da...

Peki, ben niye gidiyorum bunca yolu? Neden babam değil de ben? İz bilmem, yol bilmem, kimseyi tanımam. Kim karşılayacak beni orada? Nerede yatacağım? Anam nasıl razı oldu bu işe?

Tahmini zor değil, babamın işi. Benimki de beni bu şekilde kurban etti işte.

Nereden baksan yedi sekiz saat sürmüş yolculuk. Bir bindiğimde baktım saate, bir de indiğimde. Arada uyumuşum. Bereket, otobüs kasabanın garajında durdu da köy minibüsünü kolay buldum. Saman sarısı kasabadan, kahverengi topraklara. Kurumuş ağaçların, terk edilmiş tarlaların köyü.

Hoş buldum.

Babam, meydanda akmayan bir çeşme vardı dedi, buldum. Çeşmenin az sağında kubbesi yeşil cami var dedi, o da tamam. Bir de köyün kahvesinde Sofu Şevket’i bulursam tamamdır. Kahve karşımda, çeşme az ötemde. Hava sıcak, güneş tepede, ben bilmediğim köyün tam ortasında. Bir başıma.

Ah dede, kim bilir ne açtın başıma?

Kahvenin sundurmasında bir tatlı gölge serinliği var ki; ilaç gibi geldi. Gittim, arkadaki sandalyelerden birine oturdum. Kimse umursamadı beni. Öksürdüm tıksırdım sandalyeyi ileri geri çektim ama pişpirikten tavladan kafasını kaldırmadı kimse. Baktım olmayacak, ben girdim lafa:

- Eee... Merhaba.

Tavlanın yancılarından biri kafayı kaldırıp yüzüme baktı. Hırıltılı sesiyle ‘Aleyküm selam’ dedikten sonra kahvedekiler komut almış gibi hep birlikte bana doğru döndü. İçlerinden bence en bıyıklı olanı konuşmaya başladı.

- Aleyküm selam.

- Ben, Şevket beyi arıyordum.

- Ne işin var Şevket’le?

- Beni Cemal yolladı da.

- Hangi Cemal?

- Şey... Şaşı Raşit’in oğlu.

‘Raşit’in oğlu mu vardı?’ diye sordu pişpirikçi amcalardan biri. Ötekisi ‘Vardı ya. Bir tane de kızı vardı ya öldüydü bebeyken’ diye yanıtladı. Meğer halam da varmış benim.

- Ne demeye geldin sen oğlum buralara? Baban deden gelmedi de seni mi yolladı?

- Dedem, sizlere ömür.

İşte tam burada bir taziye mesajı bekledim ama gelmedi. Sessizlikten anladım ki buralarda sevilmiyorduk. Ya da sevilmiyorlardı. Demek ondan yolladılar beni.

- Sofu! Bak seni soruyor bu oğlan.

Bıyıklının çağrısı üzerine ocaktan geldi beyaz saçlı beyaz sakallı gri takkeli Sofu. Kahvesinde gündüz gözü kumar oynatan Sofu. Beni süzdükten sonra kalabalığa döndü:

- Kim bu?

- Raşit’in torunuymuş.

- Hangi Raşit’in la?

- Şaşı Raşit yok muydu be. Anlasana...

- Ha o lanet gelesice. Ne geldin oğlum sen?

- Benim dedem öldü de..

- İyi, n’apalım. Mezarlıkta yer yok, buraya defnedemezsiniz. Baban bunu biliyordu neye yolladı seni?

- Yok defin için değil de. Dedemin bir emaneti varmış, onu bırakmaya geldim ben.

- Ne emaneti? Kime verecekmişsin?

- Gülsüm Hanım’a.

- Ne hanımı lan? Annem o benim. Bak şu oturan koca bıyıklıya, o da benim kardeşim. Şu arkadaki uyuyan bizim dayımız. Biz size düşmanız çocuğum. De get şimdi canınla oynama burada.

- Ama benim bunu bırakmam lazım.

- Bak hala... Tövbeesst... Ne bırakacaksın oğlum? Mezarda benim anam.

-Öyle dedi zaten.

-Ne dedi?

- Duydun ki mezardadır, kabrine git dedi. Fatiha’yı oku, suyunu dök, emaneti bırakmadan gelme dedi.

- İstemez. Eksik olsun sizin suyunuz duanız. Yattığı yerde dürtmeyin kadını.

- Allah rızası için. Ben bu veballe yaşayamam.

- Buradan bir Allahın kulu gelmez senle. Aha ant verdim yollamam. Git kendi başına ne yapacaksan yap. Mezarı da bulabilirsen artık...

- Ben buranın yabancısıyım, nereden bulayım ki...

Koca kahvenin kapısı yüzüme kapandı sanki. Çaresiz düştüm yola. El kadar köyde mezarlık nerede olacaktı ki? Ya yolun aşağısında, ya bayırın yukarısında. Gerçi, burada nereyi dönsem bana mezar da, neyse.

Ya nasip dedim, düştüm yola. İlkin yukarı doğru gittim, şimdikinden az biraz daha yeşil tarlalar gördüm. Başka da bir şey yok. Aşağı yürüdüm, okul niyetine bir baraka çıktı karşıma. Evlerin pencereleri kapalı, kapılar örtük. Denk geldi ya, bakkalı gördüm ötede. Mezarlığı sordum, bu köyde defin yapmıyorlarmış. Yukarıdaki köye yolculuğa çıkıyormuş mevtalar. ‘Neden’ dedim. ‘Köylü korkuyor’ dedi bakkal

İnsan ölüden korkar mı hiç? Yani korkar da, buradakilerin akrabası sonuçta.

Bir yirmi yılı varmış, bir yağmur sonrası yamaçtaki mezarlar açılıp mevtalar köy meydanına gelince ahali korkmuş, daha da akrabasına dua etmeye bile gitmez olmuş. Çözüm olarak da yukarıdaki köye defnetmeye karar vermişler.

- Allah allah, acayip iş.

- Nesi acayip? Gidip toprağın altına gömdüğün ölüyü köy meydanında görsen sen de gitmezdin. Ölü, yaşarken köyde lazım. Öldükten sonra köyde işi ne?

Yüzümü kararttım, Gülsüm Nine’nin mezarını sordum. Yüzünü ekşitti, sorgulama yapacak gibi oldu ama vazgeçti. ‘O, bu köyde’ dedi. ‘Buradan çık, sola dön, dört beş evi geç karşına çıkar zaten en çok ağaç orada.’

Dediğini yaptım. Girişte suyu akan çeşmeden abdest aldım, susuzluğumu giderdim, sessizliği dinledim. Tıpkı rüyamdaki gibi. Aynı ürperten sessizlik. Ya şimdi de fırtına gelirse? Laf. O rüyaydı sadece. Gerçek olmasın diye anlatmadım bile kimseye.

Tepeden çığlık ata ata kuzgunlar geçti. Servilerin arasından geçe geçe mezar taşlarına baktım. ‘Annem, mezar taşı okumak unutkanlık yapar’ derdi, sanırım artık çok geç kaldım. Sanırım buradan çıkınca her şeyi unutacağım. Çantamda emanetim, elimde doldurduğum mavi ibrikle dualar ede ede dolaştım mezarlar arasında. Bazı mezarların diplerinde akrep yavruları gördüm. Sıcaktan olsa gerek diye düşündüm. ‘Kutunun içine bakma’ dedi babam, öğüdünü tuttum.

Buldum.

Mermerleri temiz, yazısı okunaklı. Üstünde deniz mavisi çiçekler açmış, çakıl taşları ile çevrelenmiş, bakınca insanın göğsü ferahlıyor. Önce duasını okudum, suyunu döktüm. Sonra çantamdan ufak kutuyu çıkardım. İçinden bir el aynası çıktı. Bir de mektup. Ayna sedef kakmalı. Çerçeveye yakın kısmının sırı dökülmeye yüz tutmuş. Bakalım, sırı dökülen ayna neyin sırrını saklıyor? Zarfı açtım, Şaşı Raşit’in Gülsüm’e mektubunu okudum seslice. Gülsüm de duysun diye...

‘Gurbet ele göçtüğüm vakit tek dileğim seni de almaktı yanıma. Evlatlarımızla birlikte şehirde yaşayalım, gün görelim diye uğraştım bunca zaman. Köye gelemedim, yüzünü göremedim. Derken gurbet evim oldu. Zamanla hatıranız silinir gibi olsa da hiç düşmediniz gönlümden. Hep bir umudum vardı döneceğime dair. Ama olmadı...

Gülsüm’üm,

Ne desem boş. Seni köylük yerde yalnız bıraktım. Kim bilir kaç gece aradın beni. Ben başkasının elini tutarken kim bilir kaç kere sayıkladın adımı. Gelemedim. Bir kez çıktım o köyden, dönemedim. Ne kadar bekledin, bilmiyorum. Bunları duyuyorsan bil ki öldüm. Çok üzdüm seni biliyorum, bana hakkını helal et. Sana senden aldığım tek hatırayı gönderiyorum. Beni affet.’

Zaten aramız pek iyi sayılmazdı ya, dedemden iyice soğudum. Şimdi bu aynayı bu mezara gömsem ne, gömmesem ne? Ama söz işte bir kere. Derken ayna kaydı elimden, mermere çarptı. Sonra tuzla buz oldu. Kırık ayna parçalarından görünen servinin üzerinden bir kuzgun uçtu, son hızla bana geldi...

Omzumda bir el. Annem. Uyandım. Çok sayıklamışım, çok terlemişim uyurken. Öyle dedi.

İçeriden televizyon sesi geliyor. Dedem ölmemiş. Babam balkonda oturuyor, akşamın serinliği salonun nemiyle boğuşuyor. Her şey rüyaymış. Hiçbir şey yaşanmamış, her şey geçmiş gitmiş.

Saçma bir hissizlik. Ayağım boşlukta gibi.

Odaya geri döndüm. Komodinin başında duran bir ayna var. Camının yarısı kırık, sapı sedef işlemeli.

‘Anne, çok acayip rüyalar gördüm’ dedim. ‘Biliyorum’ dedi. ‘Gülsüm nine bunu geçen gün söylemişti.’

Gülsüm nine varsa, yaşıyorsa ben rüyamda kimin mezarına gittim? Bu rüyayı göreceğimi o nereden biliyordu?

Bilmediğim çok şey vardı. Yaşadıklarımı anlamlandıramıyordum. Babamın tembihini dinlemedim.

Aynayı kendime çevirdim, bakan bendim ama görünen babamdı.