"şeyhim adım kara listede, aha!
görünmüyor hicret rotasındaki vaha
açamam, açamazsın, açılmaz şeyhim,
sıfırın ortasına bir delik daha."
Sabah rutini olarak kalkar kalkmaz dedesinin yadigarı robdöşambrı geçirdi sırtına. Oldum olası bunun kendisine bambaşka bir hava kattığına inanmıştı. Bir altmışlık boyuna rağmen sırtında paralansın istediği saten kumaştan robdöşambr, ayak bileklerine geliyordu, ama olsundu.
Koşar adım mutfağa yöneldi, kahve makinasının düğmesine dokundu. Yana yakıla aradığı, sonunda bulduğu Kolombiya kahvesinin kokusu evin bütün duvarlarına sirayet etmişti. İlk fırtı çekti, usul usul denizi en dar açıdan gören penceresine yöneldi.
Eğer daha geniş bir çerçeveden görse kesin şair olurdu ama bu manzaradan sadece yerel bir gazeteye astroloji yazarı olabilmişti. Ama bu işin görünen yüzüydü. Aslında bambaşka bir meslek ile hemhaldi...
Dedesi Yakup Halet Bey, ömrünün son demlerinde bir ‘görünen iş’ vasiyet etmişti. Adresi, kimliği, sorduklarında verecek cevabı olsun diye. ‘Yarın öbür gün mirasyedi derler, sözüne itibar etmezler evladım” derdi. Derdi de; rahmetli, torununun astroloji yazarı olacağını yüksek ihtimal tahmin edemezdi.
Bilgisayarını açtı, sıfıra yakın astroloji bilgisi ile koç burçlarının ev kazalarına, oğlak burçlarının ise ikili ilişkilere dikkat etmesi gerektiğini öneren bir yazı yazdı. Kova burçlarına zenginlik, balık burçlarına aşk, aslan burçlarına ise terfi görünüyordu.
Bir an ‘Acaba yazdığım gerçek olur da ben de terfi alır mıyım’ diye düşündü, sonra çabucak vazgeçti bu fikrinden.
Gözü telefona ilişti. Beklediği haber üç gündür gelmemişti.
Bezgin bezgin etrafına bakındı. Sikke hala koltuğun üzerinde duruyordu. Tennurenin eteklerinde çamur izi vardı. Temizlenmesi gerekiyordu. Hani şimdi aniden bir telefon çalsa ve gel dense gidilirdi ama eksik bir şeyler olurdu.
Gerekli temizlikler yapıldı, o esnada beklenen telefon geldi.
Muhatap olmaktan imtina eden bir ses, ‘Şeyh efendi seni görmek isterler’ dedi.
Sırttan boşanan soğuk terlerden bir şelale, heyecandan müteşekkil bir nehre döküldü. Nehrin suyu derindi. O ise bu nehir içerisinde alelade bir damla olmaktan çok mutluydu.
Eliflamedi, destegülü, tennureyi, sikkeyi özenle toparladı, üzerlerine iki fıs gül suyu sıktı. Hırkayı da doğru düzgün ütüledi sonra yerine yerleştirdi. Aslında bu kıyafetler ondan istenmemişti ama kanaat notu peşinde koşan öğrenci gibi ekstra bir takdir peşindeydi.
Bir saat sonra, üzerinde yaldızlardan desenler olan ağır yeşil kapının içerisinden süzüldü. Ayakkabıları çıkardı, sessizce zamanını bekledi. Bir ara gözü ceviz ağacından yapılmış kapının üzerindeki kündekari işlere takıldı. Kapıdaki geometrik desenler içinde bir nevi hipnotize oldu derken, omzuna dokunan şehadet parmağı onu kendisine getirdi.
Üstünü başını düzeltti, toparlandı. Ne olur ne olmaz belki konuşabilirim diye boğazını temizledi. ‘Bissssmmi...’ diye ince bir su gibi sızdı içeri.
Koyu yeşilin bordoya çalan kırmızı ile buluştuğu halılar üzerinden şeyhine yakın bir noktaya geldi. Az ilerisinde duran tespih askısında envai çeşit renkte tespihler renk cümbüşü sunuyor, tavan kısmına yakın camlara yapılan vitray, dışarıdan içeri vuran soğuk güneşi duvarlara renkli bir şekilde yansıtıyordu. Şeyh efendi ise postunda oturmuş, pek bir azametli duruyordu.
Muayenehanede sırasını bekleyen bir hasta gibi bekledi şeyhin bakışlarını ondan tarafa çevirmesini. Bir zaman sonra da beklediği oldu. Şeyh efendi, rahmetli dedesinin refikiydi. Az konuşan, bakışları ile çok şey anlatan, olgun, dedesinin tabiri ile ‘hüdayınabit’ bir adamdı.
Sessizliği bölen şeyhin bariton sesi oldu:
-Eveet Necdet. Anlat bakalım.
Necdet boğazını temizledi yine, bir su olsaydı ne iyi olurdu diye düşündü.
-Şeyhim evvela hürmetlerimi tekraren dile getirmek isterim. Beni huzurunuza çağırdığınız için ne kadar sevindiğimi anlatamam. Ben de kaç gündür bunu bekliyordum, yalan yok.
-Bekliyordun elbet. Ben de seni o son semadan sonra görmeyiz sanıyordum.
-Evet, aslında hayır. Şeyhim inanın böyle olsun istemedim.
-İstemedin de ne oldu peki oğlum? Seni her şeyin tam ortasında sokağa koşturan ne oldu?
-Şeyhim şey... Ben, o esnada kalabalık içerisinde dedemi gördüm sandım.
-Peki gördün mü gerçekten?
-İşte orası muallak şeyhim. Bir gözümü kapatıyorum, köstekli saatini bile gördüm sanıyorum. Gözümü bir açıyorum, sokak boyunca ondan tek bir iz yok. Ben de bu yüzden çamura çıfıta bulandım işte. Buldum sandım, kaybetmişim.
Şeyh, çok da kabarık olmayan sakallarını sıvazladı. Biraz yanındaki tespih ile oynadı, yetmedi başını kaşıdı. Vereceği cevabı düşünürken zaman kazanmaya çalışıyordu.
-Bazen kafamız karışır oğlum. Kaybımız ne kadar büyükse kabullenmesi de o kadar uzun sürer. Bilirim, anneciğin ile babacığın erken göçtükten sonra deden Halet Bey tek ailendi. Bu hayat da sana ondan yadigar kalsın istedin. Hakkın var, epey uğraştın. Sabır ettin, hamd ettin. Ancak kimi zaman vuslata çıkan yollar taşlıdır, telaşlıdır. Şimdi sana düşen bu yolculuğu önce içinde aramandır. Unutma, mürit olmak başka, sempati duymak başkadır. Şimdi git, iyice dinlen. Güzelce düşün, gez dolaş. Ama illa da bir tavsiye istersen vereyim. O fal tutma işini bırak. Bilesin ki biz sufiler için an vardır. Bir de eğer gerçekten bulmak isteseydin, başka yerde olurdun. Biz burada kaybolmak için varız.
Şeyhin anlattıkları sonrası güneşin parlaklığı artar gibi oldu. Necdet’in göğsündeki ağırlık hafiflemiş, kafasında ise diğerlerini bastıran tek bir soru kalmıştı.
-Şeyhim beni affet ama sormam lazım:
Şimdi biz küstük mü, barıştık mı?