Bazen bataklığa saplanmış gibi hissediyor insan kendini.
Çırpındıkça daha derine çekiyor balçık, yutmaya hevesle.
Evlerin kapılarından pencerelerinden sokaklara, caddelere taşan bunaltı her sabah mahalleleri, şehirleri aşıp geniş satha yayılıyor ve nihayetinde tüm ülkeyi kaplıyor.
Akşam olunca kitle iletişim araçlarıyla yeniden evlere dönüyor beşe, ona katlanmış hâlde.
En çok da pisi pisine ölümler acıtıyor. Kaldırımda yürürken çarpan bir araç yüzünden, çocuk yaşta çalışmaya mahkûm bırakan kör olası yoksulluktan, bir lokmacık yemekten, haşere ilacından…
Liyakatsizlikten, denetimsizlikten, başıboşluktan, boş vermişlikten!
Nereye gidiyoruz, nereye sürükleniyoruz?
Bu boğucu gündem içinde basit alışkanlıkmış gibi görünen davranışların nelere yol açabileceği gerçeği ise küçük ayrıntı olmanın ötesine geçemiyor.
Nedense o küçük ayrıntılarda toplumsal iyileşmeye dair bir umut arıyor insan. Bireyin kendisinden başlayarak topluma yayacağı iyilik umudu.
Tükürük mesela… Onca olan bitenin içinde çok küçük bir ayrıntı.
Küçük ama etkisi büyük bir ayrıntı.
Vücudun önemli sıvılarından biri. Yüzde 99’u su, yüzde 1’i ise binden fazla proteinden, elektrolit ve diğer maddelerden oluşuyor.
Diğer maddeler neler?
Kortizol, üre, kan grubuna özgü maddeler, glikoz, cinsiyet hormonları.
Çelişkili olan şu ki içeriğiyle bireyin ağız ve vücut sağlığına sessizce büyük katkı sağlayan tükürük, yine aynı içerik nedeniyle ağızdan çıktığında başkalarının sağlığı için tehdit unsuru olabiliyor.
Mesela grip, soğuk algınlığı, tükürük bezi iltihabı, kabakulak, kızamık gibi viral ve bakteriyel enfeksiyonlar.
Covid-19 pandemisinde tükürüğün nasıl bir tehdit unsuru olabildiğini tüm dünya gördü.
Nice canlar yakan, derin acılar bırakan pandeminin külleri henüz soğumamışken akşam sofrada bir yandan tabağındaki yemeği kaşıklayıp diğer yandan haber bültenlerindeki zehirlenme vakalarını “cık cık”layarak izleyen ve dışarıda yemek yemenin riskleri üzerine yorum yapan bireyin, kendi davranışları, alışkanlıkları üzerine düşünmemesi ne hazin.
Pazarda ürün satan esnaf, tezgâhın üstündeki tellerde asılı poşeti her defasında elini tükürükleyerek çekip alıyor, elini tükürükle ıslatarak para üstünü sayıyor ve tükürük bulaşmış poşetle parayı gönül rahatlığıyla müşteriye uzatıyor.
Bankadaki görevli, sayfalarını elini tükürükleyerek çevirdiği evrakı müşteriye teslim ediyor, parayı saymak için yine o kutsal sıvıdan yardım alıyor.
İyi eğitimli şirket yöneticisi, önemli toplantıda tüm ciddiyetiyle oturduğu masa başında ekibine direktifler verirken onlarla paylaşacağı belgeleri tükürüklediği eliyle tek tek ayırarak dağıtıyor.
Doktor, yazdığı reçeteyi tükürüklediği eliyle hareket ettirip koçanından ayırarak hastaya uzatıyor.
Öğrenci önündeki defteri tükürükle çeviriyor, açamadığı etiketi tükürükle ıslatıyor.
Simitçi, tükürükle simitlerini paketliyor.
Pul tükürükle, zarf tükürükle yapışıyor.
Velhasıl tükürük, tutma, çekme, çevirme, sarma, sayma, ıslatma, yapıştırma…. elle, su ve bez ile yapılabilecek ne varsa hepsinin yerine kullanılıyor.
Yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, meslek, konum, kariyer fark etmeksizin bir tükürük sorunu var bu ülkenin.
Kimse, ağzından çıkan söz gibi ağzından çıkan tükürükle başkalarına ne kadar zarar vereceğini umursamıyor, davranışlarıyla ilgili öz denetim yapmıyor, bireysel sorumluluğunu üstlenmiyor.
Sonra da akşam sofrasında haber izlerken hijyen, denetim, sağlıklı beslenme üzerine fikir beyanı!
Zarar görmek ya da zarar vermek için silaha, bozuk gıdaya, zehire gerek yok; küçücük bir tükürük damlası da yetiyor.
Yetişkin bir bireyin tükürük bezlerinin ürettiği günlük yarım ile 1,5 litre arasındaki tükürüğün en az yarısı nesnelere bulaştırılmaktan vazgeçildiği gün toplumsal iyileşme umudu da yeniden yeşerebilir.
Öyle ya, küçük bir adımla küçük bir umutla başlamıyor mu her şey?