Aralık ayı…
Farklı medeniyetlerin, dinlerin takvimlerinde ve farklı dillerde başka başka isimlerle anılabilir.
Ama işte, hangi etimolojik kökten gelirse gelsin bizim için aralık, bizim aralık.
Kışın başlangıcı, der geçer kitaplar. Arada kalmışlığın, hazanların, hüzünlerin ayı oysa.
Sonbaharın hazanlığına taş çıkarırcasına gerçek hüzünlerin…
Zamanın aralanmış kapısı.
En kısa gün eşiğinden geçti mi dönüşür; uzar, uzar, uzar. Ta ki yeniden kısalıncaya kadar.
Dünden yarına zamanın aralığı…
Bir mevsimden diğerine, bir yılda ötekine.
Ama ezelden beri tekrar ve tekrar her yaşanışında illaki bir öncekine benzemeyen yenilerine yer açan.
Sevinçlere, başarılara, kalbe iyi gelen duygulara, umutlara bazen.
Bazense hüzünlere, acılara, hiç kapanmayacak; kanamaktan usanmayacak yaralara…
Şu doyulmaz güzellikteki âlemden kimilerine göre lahutun nuruna kimilerine göreyse sonsuzluğun ışığına, bir boyuttan bilinmez bir başka boyuta geçişin aralığı.
Hayattan gelip geçişin…
Bir andan başka bir ana hem bin ömür yaşamış hem hiç yaşamamış gibi süzülüşün.
Aralık işte, adı üstünde aralık, ne kapalı ne açık.
Sonsuz ihtimale giden yolda umutlu bekleyişle hüzünlü vedanın arafı.
Sonsuz ihtimalin ikircikli eşiği.
Heyecanlandırması da bu yüzden korkutması da.
Bu denli soğuk olması, bizatihi kışı başlatması yine bu yüzden.
Bilseydi bu kadar üşüteceğini olmazdı, yapmazdı.
O minicik açıklıktan geçip gitmesine, yitmesine izin vermezdi zamanın ve alıp götürdüklerinin.