Hayatın insana sunduğu en büyük lütuf ve zenginlik sağlıklı ruh ve bedenle yaşamak.

Ama adı üstünde, hayat! Öngörülemeyen, sürprizli, karmaşık…

Sunduğu lütfu zaman zaman geri aldığı da olur ve öyle zamanlarda imdada hekimler yetişir.

İyi ki var” dediklerimizin başında hekimler gelir.

İşini gerçekten layıkıyla yapanlar sayıca çoktur ve bu yazının konusu onlar değildir. Onlar 'iyi ki varlar'dandır.

Bu yazı, her meslekte olduğu gibi işini aşkla yapmayan hekimlerle ilgilidir.

Bu yazı, Nöbetçi Gazete okuyucularından, sokakta, çarşıda, hastanede konuştuğum yurttaşlardan gelen ve kimilerine bizzat şahit de olduğum şikâyetleri içermektedir.

Sağlık sisteminin durumu, hastalar ve hekimler açısından koşulların zorluğu herkesin malumu.

Günde en az 45 en fazla 90 hasta ile ilgilenmek zorunda kalan bir hekimin yükünün ağırlığını görmemek mümkün değil.

Ama işte, karşısındaki de kaygılı, korkmuş, tedirgin; bütün umudunu kendisinin ağzından çıkacak kelimelere bağlamış bir hasta ve ondan da önce bir insan.

Elbette günde 45-90 kişi ile empati kurulsa ruhen yıpratır, iş yapılamaz fakat mesafemi koruyacağım derken hastanın karşısında taş kesilmenin de anlamı yok.

Ne çelişkidir ki bu mesafe aşkına rağmen hastaya “sen” diye hitap edilir hep.

Okulda mı böyle öğretiyorlar, tipik Türk sıcakkanlılığı mıdır bilinmez, hasta “siz”, “hocam”, “doktor hanım/bey” diye hitap eder ve bu nazik hitabı “sen” diye karşılık bulur.

Bu durumdan 65 yaş üstü ile Z kuşağı dediğimiz genç hastalar özellikle şikâyetçi.

Sorularına açık ve net yanıtlar alamamak da bir başka sorun hastalar açısından.

Doktor tahlil sonuçları için ne dedi?” sorusuna verilen “Valla pek bir şey demedi, soru sormama fırsat vermeden bu ilaçları kullan dedi, o kadar” yanıtı size de tanıdık geldi mi?

Bir başka mesele de hastaların hassas olduğu konulara ciddiyetsizlikle yanıt verilmesi.

Bazı özel nedenlerle çok kilolu olan genç kadın hastanın, kilosuyla alay eden doktorun odasından ağlayarak çıktığına şahitlik etmişliğim var.

80’li yaşlarını süren, görmüş geçirmiş, iyi eğitimli ve iyi bir kariyerle emekli olmuş bir beyefendi, az önce muayene olduğu hekim hakkında eczacıyla dertleşiyor:

Hayır efendim, işini sevmiyorsa çalışmayacak. Ağır bir eğitim aldığı doğrudur fakat o mesleği kendisi seçmiş zamanında. Nasıl olmuş? Ya senden benden çok çalışıp başarmış ya bizden biraz daha zeki ya da tutkuyla istemiş bu mesleği. Tutkuyu eleyelim, bu doktorda onu görmedim, olsaydı hastalara muamelesi sıcak olurdu. O önlüğü giydiğine bin pişman oturuyor masasında. Karşısında 5 yaşında çocuk var gibi azarlıyor. İşini sevmiyorsa yapmayacak!”

Eczacı, sağlık sisteminin dayatmaları yüzünden bunların yaşandığını söyleyerek sakinleştirmeye çalışsa da beyefendinin öfkesi yatışmıyor:

Ona sözüm yok. Ortada sistem de yok ki. Sistem nedir? Düzendir. E, burada düzen de kalmamış, ne diyeceğiz adına? Problem, bu düzensizlik gemisinde hasta ve hekimin aynı güvertede olduğunun unutulması. Ne onun suçu ne de benim. Değer mi birbirimizi bu kadar hırpalamaya? Bir güler yüz, bir anlayışlı tavır görsem minnettar olup çıkacağım odasından.”

Söylediklerinde haklılık payı yok mu sizce de?

75 yaşındaki kadın hasta, cildindeki alerjik reaksiyonların çözümü için gittiği profesör ünvanlı hekime saçlarının alerjiden sonra çok dökülmeye başladığını söylediğinde aldığı yanıt şu oluyor:

Teyzeciğim, bu yaştan sonra güzelleşip ne yapacaksın? Yaşına göre normal şeyler bunlar.”

65 yaş üstü hastalar, hekimlerin “Bu yaşta bunlar normal” yorumundan büyük ölçüde rahatsızlık duyuyorlar. Kendilerini geçiştirilmiş hissediyorlar ve bu yorumu kabul etmiyorlar. Kaldı ki güzelleşmek istiyor da olabilirler, bu doğal bir istek değil mi? Bakımlı olmanın yaşla bir ilgisi var mı? Bir hekim için önem taşımayan saç dökülmesi yaşından bağımsız olarak bir hastanın hayatının en temel sorunlarından biri olabilir.

Sanırım mesele tıp biliminin bu denli ilerlemesine karşın norm güncellemesine gidilmemiş olması.

Her ne kadar yaşam koşulları giderek sağlıksızlaşsa da Sessiz Kuşak diye adlandırılan 1925-1945 doğumlu kuşaktan Y Kuşağı’na (1981-1997) hatta bu kuşağı da kapsayan yıllara kadar nispeten sağlıklı beslenmiş olmak, sağlığa erişim oranındaki artış, sosyal algıdaki değişim vs. nedenlere ortalama ömür uzarken hâlâ yaşa göre genellemede ısrarcı olmak anlamsızlaşıyor.

Her 80 yaşındaki insan aynı biyolojik ritme sahip olmadığı gibi 30 yaşındaki her insan da aynı sağlık verilerini taşımıyor. Herkesin farklı bir hikâyesi var. Hayat ona nasıl davranmış, ne kadar stres yükü taşımış, ömrünün ne kadarı mutlu geçmiş, hangi genetik riskleri bünyesinde barındırarak bugüne gelmiş vs. vs. Her biri o yaşa bağlı semptom tablosunu değiştirecek nitelikte.

Bu yüzden kalıplaşmış anlayıştan çıkıp daha kişiye özel, daha bütüncül bir yaklaşıma, biraz daha empatiye ve bir de işini aşkla yapmaya ihtiyaç var.

Bu noktada Türkiye’deki bir başka acil çözüm bekleyen konudan; geriatriden söz etmemek olmaz ama o da başka bir yazı konusu olsun.