AFAD koordinasyonunda 7 ilde 26-27 Kasım 2025 tarihinde yapılacak Ulusal Afet Tatbikatı’na hazırlık çalışmalarına bu illerden biri olan Bursa’da başlanmış.

Konuyla ilgili bültenin başlığı, hâliyle merak ve heyecan uyandırıyor; fani halk için yüce kamu ne tür önlemler düşünüyor, diye.

İçerik ise klişe. Bursa Sağlık İl Müdürü Uzman Dr. Mustafa Çetin, tüm sağlık tesislerinde çök-kapan-tutun uygulamasıyla başlayacak tatbikatın saha uygulamalarıyla süreceğini, amaçlarının olası afet durumunda sağlık hizmetlerinin diğer kurumlarla koordineli ve kesintisiz sürmesini sağlamak olduğunu açıklamış.

Çök-kapan-tutun!

Sonra?

Çalıştığın sağlık tesisi henüz hasar almamışsa koş yardıma.

Bir kısmı riskli yapı statüsündeki kamu sağlık tesislerinde bu taktikle bir yere varmak mümkün mü sorusu geliyor akla hemen. Bir de 12 Kasım 2022’de ülke genelinde bir bakan önderliğinde güle oynaya yapılan çök-kapan-tutun tatbikatı.

Olası felaket senaryolarına karşı alternatif planların bulunması, önceden çalışılması elbette çok iyidir, yerindedir fakat işte, çöküp kapanıp tutunarak koordine olmada başarı sağlanamadığı son birkaç yıldaki büyük depremlerde çok net anlaşıldı.

Önceki yüzyılda (1900-2000) 54’ü şiddetli olmak üzere 75 orta ve üstü şiddette deprem yaşanan Türkiye’de, bu yüzyılın ilk çeyreğinde (2000-12 Kasım 2025) 23’ü şiddetli toplam 65 orta ve üstü büyüklükte deprem gerçekleşti.

25 yıla neredeyse bir yüzyıllık deprem sığdı.

Bakın, 10 Ağustos’taki 6,1’lik depremden bugüne hemen her saniye sallanan ve 27 Ekim’de aynı şiddette ikinci kez sarsılan Sındırgı’nın sesinin duyulması bile üç ayı buldu.

Nihayet 1 Kasım 2025’te 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun kapsamında Sındırgı “Genel Hayata Etkili Afet Bölgesi” ilan edildi.

Geçmişten bugüne yaşanan acılar hâlâ kabuk bağlamamış ve bağlayacağa da benzemiyorken değişmeyen tek şey yaklaşım ve esas mesele yaklaşımın da her açıdan sorunlu oluşu.

Bir taraftan afete hazırlıktan yalnızca çöküp-kapanıp-tutunmanın anlaşılması!

Diğer taraftan yurdun hangi köşesinde bir sarsıntı olsa hemen büyük İstanbul depremi ne zaman olacak veya İstanbul’da deprem olacak mı sorusunun medyayı meşgul edişi, koca koca uzmanların da saatlerce bunun üzerine açıklamalar yapması vs. Yazarken bile yoruluyor insan.

Bu sığ tartışmalardan, açıklamalardan kimse de bıkmamış olmalı ki gerçek taleplerin gündeme getirilmesine fırsat kalmıyor.

Oysa Sındırgı ile birlikte civar iller de sarsılıyor; Ege, Marmara’nın güneyi ve kimi zaman kuzeyi, İç Anadolu’nun batısı…

Kısacası çok geniş bir alan, bazen az bazen çok ama illa ki etkileniyor depremlerden. Geniş bir coğrafyada, toprağın boşalttığı stresi yüklenen yurttaşın ruhu da içinde yaşadığı yapılar da her sarsıntıda biraz daha yoruluyor.

10 Ağustos’tan önce 5 şiddetinin altındaki depremlerin hissedilmediği sağlam zeminli binalarda 4’lük sarsıntılar artık hissedilir olmaya; zemini ve malzemesi sağlam olmayan en küçük sarsıntıda harekete geçen yapılar ise risk grubuna girmeye başladı.

Hissedilirlik arttıkça can güvenliği azalıyor!

Türkiye, bütün olanaklarıyla odaklansa çözmesi nereden baksanız birkaç yılı bulacak depreme dayanıklı yapı stoku oluşturma meselesini çözmekte gecikmeye, zaman kaybetmeye devam ediyor; ki Kahramanmaraş Depremi’nin yaraları 3 yıldır hâlâ sarılamadı.

Zamanla alışkanlık hâlini alan ve bireyin hayat kalitesini düşüren bir davranış biçimi olan “erteleme”yi, psikoloji bilimi görevin zorluğu, sıkıcılığı, sonunda ödül mü ceza mı gelir belirsizliği, korkular, kaynakların veya zamanın yetersizliği gibi nedenlere bağlıyor.

Böyle bir erteleme bireyin kendisinden başkasına zarar vermez.

Ama bir ülkenin yurttaşlarının yaşam kalitesi ve daha önemlisi yaşam hakkı söz konusu olduğunda bir dakikalık bile erteleme lüks sayılır. Böyle bir lükse ise Türkiye’nin artık tahammülü yok.

Çök-kapan-tutun!

Tutun!

Tutun!

İyi ama neye?

Hayata mı?

Evinin, iş yerinin sağlamlığına duyduğun güvene mi?

Devletin yanında olduğu inancına mı?

Tutun!