‘Ihlamura bal kattım’ dedi. Neden şeker koymadığını sormadım, biliyorum çünkü. Ballı ıhlamurun faydası katmerli oluyormuş, hem daha sağlıklı hem de şekersiz. Balda şeker yok mu desem, kim bilir önümde hangi kapılar açılır o yüzden sükunet güzeldir. Çaya da karanfil koyuyor mesela, ara bir bergamot atıyor. Allah var bergamot güzel kokuyor en azından ama karanfil sevmem ki ben. En son ne zaman içinde sadece çay olan bir çay içtim bilmiyorum.

Midem kazınmaya başlamıştı, ne yiyeceğimizi sordum. Ben pizzaya tamamdım. Pırasa yapacakmış, bol portakal sulu. Fesüphanallah. Kıymalı yeseydik? Yok, zeytinyağlı olacakmış ondan portakal. E yanında? Kinoalı bulgur pilavı. Yeşil mercimekli de olurdu aslında ama gaz yaparmış mercimek. E yemeyelim o zaman n’apalım biz de.

Meğer o da acıkmış hafiften, oturduk iki üç tane glutensiz galeta kemirdik. Bu sopaları yerken de kendimi sincap gibi hissediyorum. İlk söylediğimde çok gülmüştü, yine söylesem güler mi acaba?

Bence gülmez. O spontane bir espriydi, bu planlı bir şaka. Doğal değil bir kere. Doğal derken? Organik yani. Evde bir sürü organik şey var, benim şakam da olmayıversin sanki ne var bunda? Olmaz. Sen bu ilişkinin çatısını çatarken bunları kabul ettin. Dürüstçe yaklaştın. İçinde katkı maddesi olmayan, rafine bir hayat istiyordun al sana. ‘Alsana bi tane daha’ dedi. Ziyade olsun. Az önce doydum ben.

Kırıntıları üzerime dökülmüş, bir avucumu açtım diğeriyle süpürdüm içine doğru. İstikamet çöp tenekesi. Buzdolabının üzerinde eski zamanların fotoğrafları var, magnetlerle tutturulmuş. Bak burası Çeşme, burası Amasra, burası... Burası neresi ya?

Unutmuşum. Şimdi sorsam söyler, kesin hatırlarım. Ama başka bir kriz çıkar. ‘İnsan sevdiceği ile tatile gittiği yeri unutur mu?’ der, haklıdır da. Buzdolabının kapısını açtım, boş boş bakmaya. Mis gibi limon kokusu doldu burnuma. Hahayt! Boru mu, organik Kıbrıs limonu bu. Özel geliyor bir dükkana, biz de oradan alıyoruz. O dükkana gerçekten Kıbrıs’tan mı geliyor, bilmiyoruz daha doğrusu bilmek istemiyoruz. Çünkü inandığımız şeylerin temeli o kadar çürük ki, başıbozuk bir dalga her şeyi yıkabilir. O yüzden biz dükkana inanıyoruz.

Zeytinyağımız Ayvalık’tan geliyor, tulum peyniri İzmir’den. Zeytini farklı farklı yerlerden sipariş ediyoruz. Sebze meyve alışkanlıklarımız ise organik pazarlardan. Ekmek mi? Evden yapıyoruz. Dışarıda içine ne koyuyorlar belli değilmiş çünkü. Ne koyacaklar; maya. Canına yandığımın pandemisi. Üç aydır evdeyiz. Tek gördüğümüz kuryeler. Onların da suratında maskeler, sadece gözlerle anlaşılabilen bir iletişim. Biz de evde iki muhabbet kuşu. Zaman zaman birbirini gagalayan zaman zaman da sarılıp sırnaşan. Dişiler çok konuşur onlarda, bizde de öyle. Dişiler çok saldırgan olur derler, aynı bizde de öyle.

Buzdolabından sonra çekmeceleri karıştırdım, yarısı yenmiş bir paket cips gördüm. Hayat bu be!

Paket elimde salona koştum. Telefonda video izliyor, cipsi uzattım. Aldı yedi. Yer yemez başladı söylenmeye. Bunlar sağlıksız, bunlar kalori yatağı, bunlar bizi şişiriyor. Yedin ama. Cips yerine marul versem nasıl mutlu olurdun değil mi ama? Sanki iki ay öncesine kadar evde üç öğün poğaça yapan bendim. Evde ‘Hamur İşleri Daire Başkanlığı’ kurup yöneten bendim. Yaptın yedik, yaptın yedik balon gibi olduk. Şimdi toksin atalım diye sağlıklı beslenmenin pençesine düştük.

Kumandayı kaptım, Netflix’te bitirmediğimiz dizi kaldı mı diye bakındım. Haberler kötü. Ne varsa izlemişiz. Görünen o ki eski Türk filmlerine başlayacağız.

Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinden beri kaç gün geçti, saymayı unuttum. Kitap okumayı eskisi kadar sevmiyorum, camdan dışarı bakmayı sevmiyorum, kendimi sevmiyorum. Varsa yoksa uyku, varsa yoksa tıkınmak. Koronadan olmazsa da çatlayarak öleceğim sanırım.

O ara geldi, elinde pırasa dolu bir leğenle. Havucu unutmuş. Ben getiririm. Mutfakta ama nerede? Hadi bakalım küçük tavşan, havucu bul ve sahibine teslim et. Aferin sana.

Havucu buldum ve sahibime teslim ettim. Yanına gittim ki ağlıyor. Bu sebepsiz gözyaşının ve yersiz hüznün sebebi ne olabilirdi ki? Bireyin yalnızlığı mı? Kilo problemi mi? Sokaktan peşi sıra geçen ambulans sesleri mi? Ya da benim bir davranışım mı? Tamam cips yedim ama bu dram yarım paket cips için çok fazla. Sakinleştirme timi olarak olay yerine intikal ettim, koltuğun boş kısmına sığışıp başını omzuma yatırdım. Sessizce akan gözyaşları tişörtümü ıslatıyordu. Sormadım, dökülmesini bekledim. Dertleşmenin makbulü sorunca değil içten gelince yapılandır çünkü, biliyordum.

Birden sanki birini adını söylemiş gibi toparlandı, gözyaşını sildi. Gözlerini gözlerime sabitledim ve yapacağı açıklamanın detaylarını merak etmeye başladım. ‘Kaç zamandır evdeyiz, hiç sokağa bile çıkmadık. Kimseyi görmedik. Telefon olmasa çevrede olan bitenlerden haberimiz yok. Annemi babamı özledim. Şimdiye kadar hastalanmadık ama evdeyiz diye sağlıklı kalacağımızın garantisi yok. Tamam dışarıdan gelen her şeyi yıkıyoruz ama ya yetmiyorsa. Ya kimse yetişemeden burada bir başımıza ölüp gidersek” dedi.

Bir başımıza? İki kişi yaşadığımız evde. Beraberken hem de. Hem durup dururken niye ölüyoruz? Hastane yok mu, ambulans yok mu? Hem de merkezi bir yerde oturuyorken. Allah allah...

‘Ben de annemi babamı özledim. Evet haklısın uzun bir zamandır burada kapandık kaldık ama bu süreci seninle yaşamaktan şikayetçi değilim” dedim. Nasıl kötü bir yalancıyım ben.

“Acaba bu geçmeyen zamana karşı yeni hobiler mi geliştirsek” dedim. “Ne yapacağız ki. Bir sürü dizi izledik, film izledik, kitap okuduk. Evde ebru bile yaptık. Bir ara hamur işlerine sardım, halimiz ortada. Şu kilolarıma bak. Biliyorum artık gözüne eskisi kadar çekici gelmiyorum” dedi. Bu sözün meali ‘Kilo aldın ve bana çekici gelmiyorsun’ dur. Yani bir göbeklendiğim doğru ama yine de bunu duymaya hazır değildim.

Bir an ‘Nikah mı tazelesek acaba’ diye düşündüm, hemen yüzüne öksürdüm o düşüncenin. Belki maneviyata yönelsek olurdu. Yogayla bulamadığımız iç huzuru böyle bulurduk belki. Şimdi, tam şu anda pırasayı ekarte edip hamburger fikrini açsam parçalar beni. Şu an salonun ortasında pırasayla birbirini sevmeyen akrabalar gibi bakışıyoruz. Sözsüz bir gerginlik var ortada. Allahım pırasayla kavga eder hale geldim, n’olur bitsin şu pandemi.

Kapı çaldı. Kurye gelmiştir kesin. Doğru tahmin. Aldım torbayı, içindekileri bıcı bıcı yaptırmak için. Alıç sirkesi almışız bu sefer, zerdeçal almışız. Bir çözüm bulmak gerek bu işe. Yok, böyle olmayacak belli ki... Bu kriz diğerlerine benzemiyor.

Mutfak dolaplarını boyasak? Kasalardan sehpa yapsak? Instagram üzerinden yayın yapıp milleti de bu işe dahil mi etsek? Kitap mı yazsak? Benim bu kıza bir meşgale bulmam gerekiyor.

O sıyırmanın eşiğinde de ben farklı mıyım sanki? Evde sebzeyle kavga eden bi manyak adayı var kız da korkmakta haklı. Eşyaları yerleştirirken en sevdiği şey olan beyaz leblebiyi buldum, bi tasa doldurdum. Parmak uçlarımın üzerinde süzülerek yanına gittim, yine koltuğuna iliştim. Bir buket çiçek almışçasına leblebiyi uzattım. Pek mutlu olmadı.

İlişkimiz patinaj yapıyordu, ikimizin de esaslı bir değişikliğe ihtiyacı vardı. Belki düzenimizi kökten değiştirmeli, bütün alışkanlıklarımızı bir kenara bırakmalıydım. Kabul, ben de hazır değildim ama ona bunu artık sormalıydım. Ellerinden tuttum, gözlerine baktım ve o büyülü soruyu sordum:

-Çocuk yapalım mı?