Bütün gün konuşmadık. Haliyle merak ettim ne yapar ne eder diye. Dört kez çaldı, beşincide ‘Alooo Galaksi Taksi araba yok’ diye açtı telefonu.

Hoş geldin seksenler. Hoş geldin nostaljik espriler. Nerdesin sen kadın?

Afallamayla karışık bir geveleme çıktı ağzımdan. Şakaya karşılık da veremedim öyle bir sessizlik oldu hattın iki tarafında. Sahi ben niye aradım ki? Haa doğru, özlemiştim, merak etmiştim.

Ben merak eden taraftım ama belli ki onun keyfi yerindeydi. Olabilirdi, normaldi de ben niye kendi kendime şişinmiştim. Aramızda henüz adını koyabileceğimiz bir durum yoktu, evet olabilirdi ama şu an yoktu. Ağzımdan çıkabilecek bir cümle ile her ihtimali yerle bir edebilirdim. Etmedim. Onun yerine gününün nasıl geçtiğini sordum, özledim diyemedim, onun çok alakasız insanlar hakkındaki tespitlerini dinledim, içinde erkek ismi geçen kısımları kıskandım ama belli ettim mi bilmiyorum. Son olarak da ‘Bi buluşsak mı yaaaa’ diye kimliksiz kişiliksiz bir öneri attım ortaya. Atmamalıydım. Bundan önceki hikayelerde bu önerinin reddedildiği her senaryo hüzünle noktalandı. Yine aynı hataya düştüm.

Bahane sayıyor şimdi. Yorgunmuş. Ben de yoruldum, senle uğraşmak kolay mı? Demedim tabi. Telefon başında sekiz çizdim. ‘Sen gel bana hiç dışarı çıkasım yok’ dedi. Ona? Akşam? Olur valla.

‘Gelirken ne getireyim’ diye sordum romantizmden uzak, ev reisi tavrımla. ‘Aslında bişey lazım değil yaaa ama içecek falan al işte ne bileyim’ dedi.

Ne bileyim ne demek? Senin bilmediğini ben ne bileyim? Doğru düzgün bir şey söyle alıp geleyim işte. Niye benim sırtıma bırakıyorsun bu lüzumsuz yükü.

Aldım iki şişe, koyuldum yola. Muhitine geldiğimde konum arka sokağı göstermiş, aynı yerlerde üç beş tur attım, güç bela buldum apartmanı. Kapının önüne gelince düşünceler birbiri ardına eklendi, göğsüme battı. Ne olarak giriyorum ben şimdi bu kapıdan içeri? Sevgili? Eş namzeti? Kanka? Uzatmalı hikaye? Kırık?

Kırık ya. En doğrusu bu. Kalbi kırık bir hikayede başrole yerleşen, ara bir aranan, her daim merak eden koruyan kollayan, kıymeti kendinden menkul bir kırık. Aferin bana. Bakalım daha ne kadar düşüreceğim kendimi? Sanırım bu başarıysa en güzel yüz metresini koşuyorum şu an.

Kovdum kafamdaki kötü fikirleri. Gelmişim kapısının önüne, kim bilir neler yaşanacak içeride, modumu düşürmeye değer mi? Belki o da beni özledi, göresi geldi. Belki anlatacakları var belki de itiraf edecekleri var. Olamaz mı, olabilir. Ya olmazsa peki?

Denemeden bilemem ki.

Çaldım kapıyı, karşımda gülen bir çift göz. Özlemiş beni, canım benim. İlk kez gittim evine, hayatımın en tedirgin misafirliği bu. Niye tedirginim ki, kaybetme korkusu mu bu? Henüz kaybedebileceğim bir pozisyonda değil ama. Olsun, gitmesin.

İki tane İskandinav tipi üçlü koltuk var salonda, ortada peluş bir halı, koltukların arasında cam bir sehpa, duvarlarda manzara resimleri ve bir de kocaman bir Eyfel Kulesi fotoğrafı. Bir ara memlekette Eyfel hastalığı vardı, her duvara asılırdı, belli ki bu da o zamandan. Şişeler elimde kalmış, onlarla oturmuşum koltuğa. Salak salak heyecanlar. Bir de midemde kelebekler uçuşsun da tam olsun. Kaç yaşında adamın girdiği hallere bak. ‘Alayım istersen elindekileri’ dedi. Mahcubiyetle karışık tekrar ayaklandım, ‘Senin için’ dedim. Ya kimin için olacaktı? Al bir falso daha.

Neyse ki o çok düşmüyor böyle şeylerin üstüne. Belki de umursamıyordur. Belki de benim kadar yoğun değildir hisleri. Arkadaş olarak görmüyordur da, benim düşündüğüm kadar da büyük yaşamıyordur. Her halükarda elendim. Duygular karşılıklıysa anlam kazanır, duygular aynı ölçüde yoğunsa değerlidir bence. Bu zamanla olmaz ki, hisler netleşir ve yaşanması gereken yaşanır. Çok mu romantiğim ben? Galiba biraz evet. Hiçbir faydasını görmediğim yönlerimi beslemeye devam ediyorum ya bravo bana.

Mutfaktan geldi, elinde iki kupa. Kahve yapmış bize. Ya bu kahve en son içilen şey değil miydi? Erkenden sepet havası çalacak demek ki. Geçti oturdu yanıma, karşıma değil. Bugün yaşadıklarını anlatmaya başladı. Evet tatlım, senin yaşadığın her şey benim doğrudan ilgi alanıma giriyor ama biraz da ben senin ilgi alanına girsem nasıl olur? Desem olmaz şimdi.

Fonda ufak ufak müzik sesleri geliyor. Oha, çalan şarkıya bak. Noir Desir bu. Le Vent Nour Portera çalıyor. Bilinçliyse çok güzel hareket, değilse de s..r et. Çok önemli değil ne olduğu, benim buradan alıp yürümem lazım artık. Ne güzel dudakları var. Elleri falan çok narin. Şimdi böyle konuşurken o, kendime çekip öpüversem ya. Sonra o da bassa tokadı suratımın ortasına. Ne var ya? Öpücük; aşkın ilanının en tutkulu hali değil mi, ben de sözlere ihtiyaç duymadan yaklaşsam tenine. Dur bakalım, hele bir sohbet aksın da.

Kahveleri bitirdik, şarkı değişeli çok oldu. Araya kahkahalar, küfürler girdi. Az evvelki romantik atmosferin canına okuduk, kaçırdım fırsatı. Sohbet de akıyor, değişik bir durum içindeyim. Normal değil bu hal, bir gariplik var sanki. Yine mutfağa gitti, geldiğinde karşı kanepeye oturdu. Öpücük fırsatı da kaçtı. Anlattıkça anlatası geliyor, dinlemekten büyük keyif duyuyorum. Ama belli bir noktayı aşamıyoruz. Bir ara ‘Sen iyi ki varsın’ dedi. Ne şekilde varım, ne sıfatla varım? Sormak lazım aslında, sormadığımız için kendimizi yarım kalan cümlelerde arıyoruz. Halbuki ne bok olduğumuzu bilsek ona göre hareket edeceğiz belki ama hep bir muğlaklık. Belirsizliği çok seviyoruz.

Korkarak da yaşanmıyor ama. Bu sefer ben gittim onun kanepeye. Yüzünü bana çevirip oturduğu yerde bağdaş kurdu. Dinlediklerine yanıt verirken koluna dokundum, ilk temas sağlandı. Reaksiyon yok. İki dakika sonra eline dokundum, hatta bir müddet el ele kaldık. Yine çıt yok. Memnun mu, rahatsız mı onu da anlamıyorum. Öyle körlemesine hareketler. Derken dayanamadım tam kalkacağı esnada elinden tutup tekrar kanepeye oturttum, bir de yapıştım dudaklarına. Kombo hareket, bakalım ceza puanım kaç. Saniyelik fasıl bitti, tek gözümü kıstım tokadın şiddetinden korunmak için. Hareketsiz duruyor. Gözü gözümün içinde. Kalbim ağzımda, gerginlik had safhada. ‘Ne yaptın sen?’ diye sordu. Açık değil mi ne yaptığım? Öptüm işte. Sustum. Aynı soruyu daha tehditkar bir tavırla sordu, yine ses çıkarmadım. ‘Defol bu evden’ dedi.

Al sana cesaretin bedeli.

Dayanamadım artık. ‘Bu tavırdan sonra zaten durmam. Ben bu kadar sıkışık kalamam. Ben senin hislerinin belirsizliği altında ezilemem. Anlamadıysan bir de duy. Seviyorum seni. İki adım gel, bir adım git şeklinde olmaz böyle. Neyim ben ya? Bana karşı bir şey hissetmiyorsan söyleyebilirdin’ dedim.

‘Ben bu dünyada kimseye güvenemeyecek miyim? Seni kendime yakın sanmıştım, seninle güzel bir dostluğumuz olur sanmıştım. Sana güvenmiştim’ dedi.

Az evvel öptüğüm kız tarafından ırz düşmanı ilan edildim. Hadi kutlansın bu yenilgi, bu rezalet. ‘Ben de hislerime güvenmiştim’ dedim. Kapıya doğru yollanırken koşar adım mutfağa gitti, şişeleri getirdi. ‘Bunların artık burada durması doğru olmaz’ dedi. Ne kadar prensip sahibi bir hareket. Reddettiği adamın aldığı içkiyi içmeyen bir prenses. ‘Lavaboya dökersin’ dedim. Salak, alıp gitsene. Nasıl olsa evde üç gün içeceksin al götür işte. Yok, gurur ağır bastı.

Tam evden çıkıyordum, ‘Özür dilerim’ dedi. ‘Bir anda büyük bir tepki verdim. Öyle söylememeliydim. Beklemediğim anda gelince böyle oldu’ dedi. ‘Böyle şeyler beklediğin anda gelmez zaten. Özür dileme, ben hak ettim bunu’ dedim. Yine o yılları yaşayarak eskitmiş adam tavırları. Yok arkadaş benden adam olmaz. Son bir hoşça kal, görüşmeyeceğini bile bile görüşürüz temennileri...

Apartmanın fotoselli lambası üç kere yanıp söndü ben inene kadar. Dudağımda öpücük sıcaklığı, yüzümde utanç yangınlarıyla kendi rezaletime hayıflanmak için eve doğru yola koyuldum...