Dillere destan bir aşk hikayesi..

Gümbür gümbür gelen hayal kırıklıkları..

Millete anlattığında “Lan bundan süper dizi olur” deneceğini sandığın lüzumsuz gelişmeler.. Adını her söylediğinde zerresinden eser kalmayan zeka parıltısı.. Bir dua gibi ezbere bildiğin telefon numarası.. Varlığında sular seller gibi ezberlediğin ancak yokluğunda çabucak unuttuğun şiirlerin can sıkıntısı…

Özetle; aşıktım ben. Hem de duyduğum sevginin dünyadaki en gözü kara hikayesi olduğunu düşünecek kadar ahmakça aşıktım. Sevdim, ilgi gösterdim, bir süre güzel gitti hikaye.. Sonra… Sonrası derin bir elem.. Yaşadığın aşkın ardından çektiğin acının büyüklüğü ile sevginin değerinin doğru orantılı olduğunu düşündüm hep. O yüzden de epeyce içtim, dağıttım. Öküz gibi ağladım, sevdiğim kıza telefonlar ettim. Yakın arkadaşlarımın kafasını şişirdim. Yani kalbinin kırık olduğunu iddia eden ne kadar sevda mağduru var ise yaptıklarının hepsini yaptım.

Bu arada ben Rıfkı.. Rıfkı Kuruçomak.

Hali hazırda bir işim yok, çalışmaya da niyetim yok. Ama bir gün ben de baba parasının baş döndürücü rahatlığından kurtulabilirsem eğer bir işle iştigal etmek isterim tabi… Çektiğim ve çektirdiğim ıstırabın dayanılmaz raddeye gelişini fırsat bilen bir dostum, benim başka şeylerle meşgul olmam gerektiğini anlattı. Mesela kafa dağıtıcı bir şeyle uğraşmak aşkın kederini hafifletir, zeka gelişimine göz kırparmış. Ben de önerisini dikkate almak zorunda kaldım. Elime, ‘Selamet Origami Salonu’ isimli dükkanın kartvizitini tokaladı. Bir yerden başlamak gerektiğini düşünerek dükkana doğru yollandım.

Labirent gibi sokaklarda kaybola kaybola sonunda buldum aradığım yeri. İçeride dört masa, sekiz plastik sandalye, bir vantilatör ve bir de dükkanın sahibi vardı. Kendimden emin adımlarla dükkanın sahibine doğru ilerledim. Duvardaki küçük rafta duran radyoda çalan Kamuran Akkor’un ‘Bir Ateşe Attın Beni’ isimli eseri ortamda yankılanırken dükkan sahibi ağır çekimde yüzünü döndü ve babacanlığını otorite ile harmanlayarak konuştu:

“Hoş geldin oğlum. Ayrılalı ne kadar oluyor?”

Sorunun sebebini anlamasam da “iki hafta” dedim. Bilgece bir gülümseme fırlattı sağdan ikinci masaya doğru, “Yeni olduğu her halinden belli. Anlaşamadınız mı?” diye sordu, evet anlamında kafamı sallamakla yetindim. Derken kendini tanıttı bilge ihtiyar; “Ben Atıf Kağıtçıoğlu. 64 yaşındayım çocuğum. Origamiye derin bir aşk acısının ve bir intihar girişimin ardından başlamaya karar verdim. Şimdi sen bana neden ölmediğimi soracaksın o yüzden peşin cevap vereyim, hayatın güzelliğini namlu şakağıma dayalıyken fark ettim.”

Sanki bir film karakteri oturuyordu karşımda. Sahip, devam etti aynı ses tonuyla: “Yaşadığı acının hafiflemesi için insan birçok şey yapabilir aslında ama sıcağı sıcağına bunların hiçbiri aklına gelmez. O yüzden de dağıtmayı tercih eder. Origami yaptığın zaman beyninin iki lobu birden çalışır. Bir manada kafanı toplamış olursun. Eğer kafanı toplarsan kendini de toplarsın. İstatistiki bir veriye göre origamide başarılı olan insanların, gönül işlerinde daha olgun davrandıkları ortaya çıkmıştır.” Son cümle kafama yatmadı, neden diye sordum; devam etti Atıf abi: “Çünkü origami sabır işidir. Çünkü basit bir kağıt katlama meselesi değildir. Dikkat, ilgi ve sabır gerektirir. Aynı ilişkideki gibi. Ya da kaba tabirle açıklayayım sana delikanlı. Alelade bir elişi kağıdından Eyfel Kulesi çıkartan bir insan, ilişkisinde de sürprizlere açık ve yaratıcı olur.”

Atıf abi anlatıyor ama benim aklım O’nda. Aklımdan kağıtlara yazılmış adı geçiyor sadece. O yüzden döndüm ve “Abi benim kafam da gönlüm de tek bir resmi çiziyor hayalinde. Ortaya çıkan görüntü her ne kadar çöp adamdan hallice olsa da” dedim. Güldü, sigarasını yaktı ve ‘Tam tahmin ettiğim gibi’ dedi. Ayrılığın şiddetinden yazarlık belirtileri göstermeye başlamışsın.”

Sohbet, karşıdaki kahveden gelen iki çayla demlenmiş, Atıf abi adımı bile öğrenmişti. “Senin baban king oynar mıydı” diye sordu, “Evet” dedim. Bilgece gülümsemesinden bir kuple daha sundu, çayından bir yudum daha aldı. Samimiyetimize binaen sordum: “Abi şu aşk hikayesinin aslı astarı nedir?” Bu arada radyoda çalan şarkının Cengiz Kurtoğlu’ndan ‘Unutulan’ olması durum hakkında ipucu verir gibiydi. Kuvvetli bir öksürük, sigaradan derin fırt ve her kelime ile geçmişe dönen Atıf abi anlatıyordu: “Yıl 1979. Ben o zaman İzmir’deyim. İzmir’in de en güzel zamanları. Bakma şimdi sahili falan hep doldurdular ama hava cıva. Benim Cavidan isminde bir kız arkadaşım vardı. Çok sevdik birbirimizi. Sonra evlenmeye karar verdik, aileler anlaştı, söz nişan falan filan derken geldik düğün gününe. İçimde bir sıkıntı. Yok anlatamıyorum derdimi kimseye.. Sonra.. Sonrası olmadı o düğün, ben de terk ettim İzmir’i buraya yerleştim.”

Ben 27 senelik şu ahir ömrümde bu adam kadar lafın kenarında gezip de içine dalmayan bir adam daha görmedim. Anlattığı hikaye de kesmedi, tekrar sordum: “Abi düğün niye olmadı?” Uzaklara baktı, bir müddet sakallarını kaşıdı ve anlattı: “Düğüne gitmedim.”

Fonda Tanju Okan’dan ‘Hasret’ terennüm ederken devam etti: “Uzun zamandır düşünüyordum aslında. Ama Cavidan’a anlatamadım. Sonra da düğüne gitmemeye karar verdim. Onun yerine bir çelenk gönderdim.” Mevzu gittikçe bulanmaya başlayınca açıklamasını da yaptı: “Çelenk, aşkımızın ölümünü sembolize ediyordu. Yani aşkımızın cenaze merasimine ben de çelenk ile iştirak ettim.”

Bir manada haklıydı aslında, ben de duruma uygun olsun diye “Aslında sevdiğimizin elinden değil de yüreğinden tutsak bütün düğümler çözülecek ama bize aşkın hep ters tarafı denk geliyor be abi” dedim, “Oğlum senin durum harbiden fena. Yarın saat iki gibi gel de bir iki alıştırma yap bari” dedi. “Seviyorum be abi” dedim, “Geçer geçer” dedi.

Atıf abi ufaktan sepet havasına dönmüştü ama sormadan edemedim: “Abi neden origami?”

“Baştan ismi havalı geldi sonra da gerçekten güzel olduğunu fark ettim. Eğer origami olmasaydı ikebanaya merak salardım. Onun da ismi çok fiyakalı” dedi. “Peki neden adını ‘selamet’ koydun?” dedim, “Söyledim ya evladım origami sabır işidir. E sabrın sonu da selamettir” dedi. Sonra da ekledi: “Sen, 2011 yılında Türkiye’nin origami olimpiyatlarında 3 altın madalya aldığını biliyor muydun?” Hayır anlamında kafamı salladım, gülümsedi. “Yarın geç kalma” dedi. “Bir de gelirken lütfen özlü sözlerini evde bırak!”

Dükkandan çıktım. Az evvel belki de dünyanın en nevi şahsına münhasır ayrılık öyküsünü dinlemiştim ama kafamda tek bir soru vardı:

İkebana tam olarak ne oluyordu?