“Bir çocukluk hatasının sessiz yankıları, yıllar sonra bir adamın vicdanında yeniden canlanır. Masumiyet, zaman ve pişmanlık üzerine dokunaklı bir hikâye.”

"ben günahımca yanam, rahmet suyunda yunam

iki kanat takınam, biraz uçasım gelir"

Hangi yıldı, hangi zamandı hatırlamıyorum.

Gerçi hatırlasam ne faydası var, tekrar o ana dönemedikten sonra... O andaki yüzleri yeniden göremedikten sonra...

Küçük bir çocuktum annemin eteğinde, babamın sırtında yuvarlanan.

Hayata karşı sorumsuz, kahkahası cebinde, gözyaşı ise her daim kirpiğinin dibinde olan bir çocuk.

Bir cam kırmıştım küçükken, bir de üç-beş çiçek koparmıştım. Hayata dair en büyük kabahatlerim bunlardı. Ben bunları affolunmaz suçlar sanırdım..

Yirmi yıl öncesine kadar.

Çocukluğumun geçtiği yeşil minareli köyde, yatsıdan sonra el ayak çekilince duyuldu Hafize ninenin çığlığı. O çığlık ki bulutları yere indirdi, o çığlık ki dağları un ufak etti. Evladını yitirdiğini haber alan bir ananın çığlığı ummanları kurutur, cümle kainatı kavururmuş, o gün öğrendim.

İlk o gün girdi çocukluğumla yetişkinliğimin arasına mezarlar.

Ufak bir itişme ile başlayan kavga, köy meydanına kadar uzanmış, kanı deli akan gençler de işin içine karışmıştı. Kopan vaveyla içinde kahveci Cevdet amcadan tokadı yiyen Ahmet olmuştu.

Oysa ki o meselenin en uzağıydı. Belki haberi bile yoktu olan bitenden.

Ama diyemedim gerçeği.

Çocukken sese karışmayan sözler, büyüyünce yük olurmuş insana. Öyle derdi dedem. Bilip de mi söylerdi hala düşünürüm.

Kıçıkırık bir top yüzünden kavgayı ben başlattım, ilk dayağı da ben yedim. Kalabalığa yaklaşınca ilk hamle yine benden geldi, ortalık karışınca tokadı başkası yedi.

Diyemedim.

İlk gençliğinin ortalarında haksız yere yediği şamar yüzünden gururu kırılan bir delikanlının köyün çıkışına doğru bir otomobilin altında kalmasının sebebi benim diyemedim.

Kaybın ardından oyunlar sustu bir müddet. Sonra anacığı babacığı çoktan göçüp gitmiş, ninesine bergüzar Ahmet de melek olunca, Hafize nine de çok durmadı yalan dünyada.

Biz de ayrıldık kısa bir süre sonra. Babamın işi sebebiyle. Şehirler, insanlar, saatler, yıllar değişti.

Öylece geçti gitti zaman.

Hayat kurma telaşesi, gündelik dertlerin endişesi derken bir sabaha karşı unuttuğum -unutmuş olduğumu sandığım- bu kesit düştü hatırıma. Öncesinde de kabusu uykuma düştü tabi.

İnsan, hafıza membaında yok olduğunu sandığı her şeyi saniyesinde önüne getirebilirmiş. Geçmişte yaşanan şeyle bir gün tekrar karşılaşmak için hayıflanmak değil hakkıyla pişman olmak gerekirmiş.

Pencereyi açtım. Gökyüzü girdi içeri tüm sesleriyle birlikte. Ev kalabalıklaştı birden. Sokağın telaşı sindi duvarlara.

Uzaktaki caminin hoparlöründen belli belirsiz bir isim yankılandı okunan salanın ardından. Bir kişinin daha ışığı söndü dedim kendi kendime.

Sonra, vakti zamanında okuduğum kitaptaki bir cümle geldi aklıma: ‘İnsanlar, yaşamanın gerçekte ne demek olduğunu bilselerdi, öbür dünyaya gitmemek için ellerinden gelen her şeyi yaparlardı.’

Kayıplarımı düşündüm, yanımda olmayanları. Ne çok azalmışım yıllar geçtikçe, ne çok eksilmişim gün geçtikçe. Bir daha hiçbiriyle tekrar konuşamayacak olmanın hüznü çöktü üstüme. Hiçbirinden yaptıklarım için özür dileyemeyecek olmanın vicdan azabı...

Hayatın tüm bu olan bitene rağmen hiçbir şey olmamış gibi sürmesi umursamazlık mı, yoksa unutturma çabası mı diye sordum kendime, verecek cevabım yoktu sustum.

Yaşamın sırrını benim çözecek halim yoktu, hoş olsa da yeltenmezdim böyle bir işe. Ağır ağır kalktım yerimden, ömrün kalan kısmı beni bekliyordu.

Evde ses olsun diye açtığım bilgisayardan Tanburi Cemil Bey’in ‘Şedaraban Saz Semaisi’ terennüm ediyordu...