Alarm çalmadan açtım gözümü.

Hava doğru düzgün aydınlanmamış ama herkes sokakta. Öğrenciler okul, çalışanlar mesai derdinde.

Eskiler ‘fecr’ derler ya hani, tam öyle saatler. Hayır, uykumu da almış gibiyim ancak kafamda bir dize dönüp duruyor:

‘Ah nice bir uyursun, uyanmaz mısın?’

Nereden esti diyorum şimdi, sabah sabah Yunus Emre ile güne başlamak güzel ama vakit yok ki durup düşünmeye...

Hoş, düşünsen ne olacak ki?

Hasret Gültekin ‘Bir insan ömrünü neye vermeli?’ diye sormuş da yanıtını alabilmiş mi? Can yakıcı bir şekilde koparılmış hayattan. Gencecik yaşında, bir fidan gibiyken.

Giden gidiyor, geride bir sela, bir de sada bırakıyor. Kalan ise gündelik telaşların peşinde. Çünkü zaman akıyor. İş lazım, aş lazım, türlü badirelerle dolu hayatta iz bırakmak, mevcudiyetini bir anlama eriştirmek lazım. Yani, bu dünyaya boşa gelmediğini kanıtlamak lazım.

Neden? Öyle çünkü...

Oysa insan istediği an, zamanın imbiğinden kolayca düşebilmeli, iz peşinde koşmadan, kimseye yük olmadan da yuvarlanabilmeli dünyanın sırtında.

Ama ahir zaman. Planladığımız gibi değil, planlandığı gibi geçiriyoruz günlerimizi.

Hava biraz daha ısındı gibi. En azından ağızlardan buğu çıkmıyor konuşurken. Ama yine de bir serinlik var, ara ara ürperten.

Trafik biraz daha kalabalıklaştı, kornaların sesi arttı. Ötelerden cılız kepenk sesleri geliyor. Güneş, bulutun arkasından çıktı. Bu, yeni günün manifestosudur.

Rahmetli ananem her sabah çok neşeli başlardı güne. Yaşlandıkça, her yeni güne çıktığına şükredermiş insan, öyle derdi. Benim de kafamda bir ilahi, yanında da soru buketi ile yola koyuldum. Akan giden günü bir yerden yakalamak lazım sonuçta.

Hızımı da aldım derken, kırmızı ışık yanıverdi. Şimdi durma vakti. Şimdi bekleme zamanı, derken yeşil yandı. Deyiş bitti. Sorular da sustu. Benimle birlikte ışığı bekleyen bir dolu insan bir kervan misali sökün ettiler yolun karşısına.

‘Göçtü kervan, kaldık dağlar başında.’

Ne kadar kalabalıklarda dolansan da, işin sonu tenhalığın ürpertisi değil mi?

Sonun bir öncesi, yalnızlığın ninnisi. Değişen devrin, biten her günün, beyhude telaşların tortusunun akıp gittiği kişinin kendine kaldığı an.

Tek başına kalmanın aslında güzel bir an olduğunun fark edildiği an. Olgunlaştığın, içe döndüğün ve aslında yalnız olmadığını anladığın an.

Sahi, biz kendimize kaldığımızda neden ‘dağ başları kadar’ yalnızız?