‘Sen kahveyi az şekerli içersin, bilirim’ dedi.

Birini tanımanın verdiği özgüven, biri tarafından ince ayrıntıları ile bilinmenin mutlulukla karışık gururu. Sevmek ve sevilmenin yolun ortasında buluşması gibi...

İlk kez duyduğun bir şarkıyı sanki yıllardır biliyormuşsun gibi...

Konsolda tozu yeni alınmış çerçeveler, altında iğne oyasından örtüler, çerçeve içinde sırasıyla bebeklik resimleri, çocukluğun son hatıraları, mezuniyet fotoğrafı ve bir bebek resmi daha...

Hayatın olağan akışı; insan doğar, büyür, yaşar, anne baba olur, ölür.

Anne babalık bilinen tüm mesleklerden kutsal, bilinen tüm görevlerden daha evladır. Annelik babalıktan daha kutsal, babalık annelikten daha karmaşıktır. İnsanın doğasında bulunmasına rağmen insana bu kadar uzak bir durum, ancak yaşayarak öğrenilebilir. Bazen evlatlar evden uzaklaşır, kimi zaman uzaklık büyür. Kimi zaman kısa mesafeler arasında derin uçurumlar yaşanır.

İnsan, yalnızlığını düğünlerde ve bayramlarda öğrenir.

Öğle güneşi cama asılı perdenin boşluklarından halıya vurmaya başladı. Ev bu saatlerde hep güneş alır. Odanın ortasında, koltukların kahvesiyle güneşin sarısının karıştığı nostaljik bir renk hâkim. Televizyon kapalı, kumanda sehpanın üzerinde. Seccade ise katlanmış, kanepenin koluna konuşlanmış vaziyette.

Beyaz salon kapısına takılı buzlu camlarda bir silüet belirir gibi oldu, hemencecik geçti.

Adam o hafif gölgeye doğru hamle yapar gibi oldu ama nedense durdu, halıya vuran güneşi izledi. Orta sehpanın üzerinde duran iki fincan kahvenin tüten dumanı sönmüş.

Duvar dibindeki ufak masada bir pikap var, içli bir kürdilihicazkar ile boşluğa seslenen; “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın, denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın...”

Adam boğazını temizledi, ‘Pek seversin Münir Nurettin’i, hele ki bu eserini’ dedi. Sonra sustular yeniden. Bir müddet daha suskunluk sardı duvarları.

Sonra adam yeniden seslendi;

“Bugün üçüncü bayram. Bak senin sevdiğin yerden aldım akideleri. Evi de temizledim, havalandırdım üstüne bir de. Bayram arifelerinde pek telaşlanırdın sen hiçbir şey yetişmeyecek, eksikler olacak diye. Ben de söylenirdim sana. Meğer ne haklıymışsın. Bu yıl da gelmeyecekmiş çocuklar, üç bayram oldu onlar da gelmeyeli. Tıpkı senin gibi...”

Adam konuşurken eline aldığı çerçeveyi yavaşça kanepenin üzerine bıraktı yeniden. Bir-iki damla aktı gözünden belli belirsiz, hızlıca sildi.

Plaktaki şarkı sustu, sokağın sesi doldu yeniden eve.

Köşedeki camiden duyulan bir sala yankılandı, adam cama yöneldi.

‘Son yolculuk’ öncesi son hazırlıklar yapılmak üzereydi.