Bir konkordato ya da bir iflas tek başına gibi görünse bile aslında sadece tek başına değildir. Çünkü beraberinde büyüklüğüne paralel olarak kurduğu ekosistemi de etkiler.
Yani şirket büyüdükçe tedarikçileri de hasar alır. Hatta şirket çok büyükse tedarikçilerinin tedarikçileri bile yara alır.
Neden söylüyorum bunu? Yakın zamanda sadece Bursa’da değil ülkemizin muhtelif yerlerinde bu durumu gözlemledik.
Tabi bir de işin farklı operasyonlar neticesinde kayyım olarak TMSF’nin yönetime geldiği yerler var. Oralar ekosistem için kısmen daha güvenli çünkü faaliyet devam ediyor.
Ama konumuz elbette bu değil.
Ticaretin ülkemizdeki sınırlarının bu kadar gevşetilmesinin nedenlerini konuşmak lazım. Ülkemizde şirket kurmak ve tüzel kimlik oluşturmak yani bir vergi numarası almak için gereken bir sürü prosedür var. Açtığın dükkanı kapatmak için bir sürü prosedür var. Ama o prosedürlerin içeriğini denetleyen mekanizmanın iyileştirilmesi gerekli.
Çünkü ne yazık ki şirketleri bir kurulurken bir de batarken yakından inceliyoruz. Arası yok.
Mesela tek ortaklı bir limited şirket gidip 3 bin 500 kişiyi mağdur edeceği devasa projelere girebiliyor. Sermayesinin binlerce katı büyüklüğündeki sözleşmeleri imza atıyor.
Sonrasında çektiği kredi ödenemeyince alacaklı dava edip konkordato falan parasını tahsil etmeye uğraşıyor.
***
Bugün bir limited şirket kurmak için gereken minimum ortak sayısı 1. Anonim şirket kurmak için de 1! Şahıs işletmesi kurmak için de 1!
Limited şirket için 50 bin TL, anonim şirket kurmak için 250 bin TL sermaye şartı var.
Limited şirketlerde ortaklar, koydukları sermaye kadar hukuki ve mali sorumluluk üstlenir.
Anonim şirketlerde ise hissedarlar, hisse bedelleri kadar bu alanda sorumlu.
Yani bakınca limited şirket küçük ölçekli işler için kullanılabilecek bir tüzel kişilik iken Anonim şirket daha kurumsal, halka arz edilebilir, ortakların sorumlulukları daha fazla olan bir yapı halini alıyor.
Biz zaten küçük işler için şahıs işletmelerini kullanıyoruz ki bu gruptaki herkes hukuki ve mali olarak tüm mal varlığı ile sorumlu.
Yani arada kalan limited şirketler ,KOBİ ya da mikro işletme olarak ekonomiye can verecek ara form olması gerekirken ülkemizde devasa projelerde ya da iş birliklerinde görüyoruz kendilerini. Bunun da elbette sebebini hepimiz biliyoruz. Bu yüzden sermayesi kadar yasal sorumluluğu olan insanların sermayeden büyük projeleri limited çatısı altında yönetmemesi gerekmez mi?
Bunlar sahanın gerçekleri.
Gerçi sadece şirketler tarafı değil bir de dernekler tarafı var. Küçücük yapılar milyon milyon bütçeler yönetiyor ve işlemler kitaba uygun olunca çok da kimse arkasını aramıyor. Bu alanların dijitalleşme süreci de sorunlu. Hala dernekler tasdikli defter tutuyor. E-imza, e-devlet gibi sistemler ile bu prosedürleri dijitale taşıyıp geçmişe dönük işlemleri engellemek kimsenin aklına gelmiyor mu?
Çünkü birçok dernek defterini gününde değil olması gerektiği zamanda dolu olacak şekilde tutuyor!
***
Nereden geldik buraya; şirketlerin kendinden büyük işlere girmesinden.
Pek ala bankaların kullandığı “müşterini tanı” projesini Maliye ve Bakanlık da şirketleri için kullanmaya başlamalı. Şirketlerin türünün yapabilecekleri maksimum işleri belirtmesi gerekli. Eğer baremler taşarsa şirketin türü değişmeli. Bunu yapmak için de sermayenin bugün bir çocuğun bile kumbarasında 1 yılda biriktirebileceği rakamların üzerine çıkması gerekli.
Yoksa kasabın biri eşinin 5 bileziğini satar bir limited şirket kurar sonra arkasında bitmeyen, bitemeyecek işler bırakır.
Sonra da TMSF gelir bu enkazı kaldırmaya çalışır!