Başlıkta gördüğünüz konu aslında uzun yıllardır Bursa’nın gündeminde olmasına karşın son bir aydır çok daha yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Elbette bunun ana nedeni artık bir proje olmaktan çıkıp vücut bulacak hale adım adım yaklaşması oldu.
Peki gerçekten bu tesisi Bursa için bir ihtiyaç mı yoksa çevresel bir yıkım mı?
****
Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin Temmuz 2026'da meclise sunduğu bilgilendirme dosyasına göre kent, günde yaklaşık 3 bin 500 ton evsel atık üretiyor; kişi başına düşen günlük atık miktarı ise 1,1 kilograma ulaşmış durumda. Bu atığın yüzde 65'i 1995'ten bu yana hizmet veren Hamitler (Yenikent) Katı Atık Düzenli Depolama Alanı'na, yüzde 35'i ise İnegöl'deki Doğu Bölgesi tesisine gidiyor. Belediyenin verdiği rakama göre Hamitler sahasının kapasitesinin yaklaşık yüzde 86'sı dolmuş durumda ve kalan yüzde 14'lük kısmın önümüzdeki üç yıl içinde tükenmesi bekleniyor.
İşte bu açıdan bakınca şehrin bir “B planı”nın olması gerektiği yönünde makul bir endişe oluşuyor.
Tabii bu konuyu destekleyecek bir diğer olay da döngüsel ekonomi kriterleri. Çünkü 2035 yılına kadar yüzde 65 geri kazanım hedefine ulaşma zorunluluğu gibi AB döngüsel ekonomi kriterleri ve ulusal çevre mevzuatı da yeni nesil, geri kazanım ve enerji üretimine dayalı bir tesisi bir "tercih" olmaktan çıkarıp zorunluluğa dönüştürüyor.
Bu dönüşüm için de yeni bir alan gerekli. Patlamaya hazır bir bombanın üzerine tesis inşa edecek değiliz sonuçta...
Bursa Büyükşehir Belediyesi aslında tam bu ikinci nedenden hareketle, projenin klasik bir çöplük değil; metan gazından elektrik üreten, atık ısısını seralarda değerlendirmeyi planlayan, kapalı sistemle çalışacak bir “Mekanik Biyolojik Arıtma” (MBA) tesisi olacağını vurguluyor.
Kaynağında ayrıştırma konusunda atılan adımların yetersizliği ve son dönemdeki enerji arz güvenliği meselesi de bu tesisi stratejik bir yatırım olarak gösterebilir.
Yani şehrin rakamlarına ve global mevzuatlara bakınca bu tesisi Bursa için bir zorunluluk. Bu zorunluluğa karşı gelen kişilerinde öne sürdükleri şey tesisin yeri değil konumu!
***
Yine Belediyenin sunumuna göre yer seçimi, tek seferlik bir karar değil, yıllara yayılan bir süreç ile belirlendi. İlk çalışma 2014 yılında İSTAÇ (İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki) ve Karadeniz Teknik Üniversitesi iş birliğiyle yapıldı. Su kaynakları, jeolojik yapı, fay hatları, tarım alanları, rüzgâr yönü, flora-fauna, erozyon riski, içme suyu havzaları ve yerleşime uzaklık gibi 31 farklı bilimsel kritere göre 6 alan karşılaştırılmış ve en yüksek skoru Kuruçeşme Köyü sahası almış. Ardından 2019 ve 2020'de Atlas, Kabulbaba, Güngören, Muratlı-Hürriyet gibi köylerde ve Muratlı, Çamlıca, Hürriyet, Seçköy, Yeniyörük, Seymen, Fethiye sahalarında yeni araştırmalar yapılmış, ancak bu üç ayrı çalışmanın da işaret ettiği en uygun nokta yine Kuruçeşme olarak kalmış.
Bu gerekçeleri de buraya görsel olarak bırakıyorum:
Ancak bu "bilimsel" gerekçelendirme, projeye yönelik tepkileri dindirmedi; tam tersine son haftalarda büyüttü. İyi de nede?
Şimdi biraz da muhalefetin dayandığı somut argümanlara bakalım;
Sunumdaki teknik iyimserliğin karşısında, itiraz eden taraf birkaç somut noktaya dikkat çekiyor:
ÇED raporunun yaşı: Projeye dayanak olan Çevresel Etki Değerlendirmesi raporunun yaklaşık 10 yıllık olduğu belirtiliyor. O dönem neredeyse boş olan bölgenin bugün yoğun bir yerleşim merkezine dönüştüğü, bölgede 400 bin kişinin yaşayacağının planlandığı, dolayısıyla eski veriyle hazırlanmış bir raporun güncelliğini yitirdiğini savunuluyor.
Jeolojik risk: Bölgede Uluabat Gölü'nün altından geçen aktif bir fay hattı bulunduğu ve tesis alanının içinden bir derenin geçtiği, çevre mühendisliğinin temel kuralı gereği çöp tesislerinin yüksek kotlara taşınmaması gerektiği öne sürülüyor. Malum tesisin 800 metre rakımlı bir alana kurulmak istendiğini belirtiyordu.
Su havzalarına yakınlık: Muhalefetin iddiasına göre saha, Doğancı ve Çınarcık içme suyu barajlarına yakın mesafede yer alıyor; belediyenin kendi ÇED raporuna göre işletme döneminde günlük 1.700 metreküpe varan sızıntı suyu oluşacağı, hiçbir mühendislik çözümünün 30 yıl boyunca "sıfır sızıntı" garanti edemeyeceği ifade ediliyor.
Trafik yükü: Günde yaklaşık 550 ağır tonajlı kamyonun bölgeye giriş-çıkış yapacağı, bunun bölge trafiğini olumsuz etkileyeceği öne sürülüyor.
Katılım eksikliği: Projenin 2017'de ilk gündeme geldiğin andan itibaren meslek odalarının, sivil toplum kuruluşlarının, üniversitenin ve Nilüfer Belediyesi'nin görüşü alınmadan hazırlandığı, yer seçiminde kent dinamiklerinin dikkate alınmadığı belirtiliyor.
***
Bu proje 2016, 2017, 2019, 2020, 2022 ve şimdi 2026'da olmak üzere defalarca gündeme geldi ve büyük ölçüde aynı gerekçelerle her seferinde sümen altı edildi.
Yani ortada bir anlaşmazlık değil de yapısal bir yer seçim krizi bulunuyor. Çünkü kimse tesisin gereksiz olduğunu iddia etmiyor!
Bursa Büyükşehir Belediyesi cephesi, itirazlara karşı tesisin klasik anlamda bir çöp sahası olmadığını, mevcut mevzuatın zaten böyle bir depolama şekline izin vermediğini her fırsatta vurguluyor.
Kurulması planlanan tesisin kapalı alanlarda çalışacak, atıkları ayrıştırıp biyometanizasyon üniteleriyle işleyecek ve kokuya neden olan metan gazını kontrollü şekilde elektriğe dönüştürecek bir Mekanik Biyolojik Arıtma (MBA) sistemi olduğu belirtiliyor. Belediye ayrıca negatif basınç sistemiyle kokulu havanın dışarı çıkmasının engelleneceğini, emisyonların filtrelerden geçirileceğini ve çok katmanlı geçirimsiz zemin teknolojisiyle sızıntı sularının yer altı kaynaklarına ulaşmasının önleneceğini savunuyor. Geri kazanılamayan atık oranının yalnızca yüzde 20-40 arasında kalacağı ve bu kısmın da özel geçirimsiz zeminlerde depolanacağı ifade ediliyor.
O tesisin mevcuttaki çöplük gibi bir yer olmayacağı ve daha planlı bir üretim tesisi olacağı anlatılıyor.
Ama muhalefetin tepkilerine net biçimde cevap verilemiyor.
***
Elde edilen bilgiler bir arada değerlendirildiğinde iki ayrı soruyu birbirinden ayırmak gerekiyor:
Bursa'nın yeni bir entegre katı atık tesisine ihtiyacı var mı?
Mevcut verilere bakıldığında bu sorunun cevabı büyük ölçüde evet! 30 yıllık bir depolama sahası dolmak üzere, AB uyum süreci ve ulusal mevzuat geri kazanım oranlarının artırılmasını zorunlu kılıyor ve nüfusu 3 milyonu aşan bir şehrin atık yönetimini süresiz olarak ertelemesi mümkün değil.
Seçilen yer (Kayapa-Kuruçeşme) doğru mu?
Bu soru, hem teknik hem toplumsal açıdan hâlâ tartışmalı. Muhalif tarafın öne sürdüğü fay hattı, su havzası yakınlığı, eski tarihli ÇED raporu ve hızla nüfuslanan bir bölgeye 30 yıllık bir tesis kurulması gibi itirazlar, salt ‘çöplük bizim bahçede olmasın’ refleksinden ibaret görünmüyor. Öte yandan belediyenin sunduğu bilimsel çalışmaya dayanan yer seçim süreci de gelişigüzel bir karar olmadığını gösteriyor.
***
Bana kalırsa sürecin en zayıf halkası, muhtemelen güncellik ve katılım sorunu. 2014-2015 verileriyle başlayan bir yer seçim çalışmasının bugün yeniden güncellenmesi gerekli. Çünkü “Elimizde daha uygun şurası var” diye de söylemiyor kimse!
Eğer alternatif sunulamıyorsa güncel bir ÇED raporu ile bölgenin değerlendirilip en uygun biçimde tesisin hayat bulması gerekiyor.
Zaman ilerledikçe aslında şehrin önündeki devasa bir soruna da yaklaştığımız unutuluyor. 3 yıl sonra bu tesis olmaza çöpleri nereye atacağız?
İşte bu sorulara cevap vermemiz gerekiyor...