Türkiye 3 tarafı denizlerle çevrili ve bir de iç denizi olan ve uzaktan bakıca balıkçılık için oldukça elverişli görünen bir coğrafya. Yaklaşık 8 bin 400 km'lik kıyı şeridi ve 200 bin km²'yi aşan iç su kaynakları ile dünyanın en önemli balıkçılık potansiyellerinden birine sahibiz. Sahibiz ama bu potansiyeli neden kullanamıyoruz? İşte biraz buna bakmamız gerekli.
Türkiye’de balıkçılık sektörü avcılık, yetiştiricilik, işleme ve dış ticaret ayakları üzerinde yükselen entegre bir yapıya sahip.
Yani balık bulduktan sonra gerisi için tüm altyapı hazır.
Elbette Türkiye’de balıkçılık ölüyor bitiyor demek için henüz erken. Ama bir düzenleme gerekli. Ülkemiz şu anda levrek ve çipura yetiştiriciliğinde dünya lideri, alabalık yetiştiriciliğinde ise dünya 2.si.
Son yıllarda su ürünleri ihracatında da önemli bir artış söz konusu.
TÜİK'in Haziran 2025'te yayımladığı su ürünleri istatistiklerine göre, 2024 yılında Türkiye'de toplam 933 bin 194 ton su ürünleri üretimi gerçekleşti.
Üretimin yüzde 61,8'ini oluşturan yetiştiricilik, yüzde 3,7 artışla 577 bin 124 tona ulaşırken, avcılık faaliyetlerinde yüzde 21,6 oranında belirgin bir gerileme yaşandı.
2025 yılına ait ön verilere göre ise sektörde iyileşme sinyali var.
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı'nın açıklamalarına göre, avcılık ve yetiştiricilik birlikte değerlendirildiğinde toplam üretimin 1 milyon 20 bin tona ulaştı.
2024 yılında deniz balıkları avcılığında hamsi 153 bin 175 tonla açık ara birinci sırada yer alırken onu 49 bin 278 tonla palamut ve 17 bin 818 tonla sardalya izledi.
Yetiştiricilik tarafında ise iç sularda 170 bin 905 tonla alabalık, denizlerde 165 bin 55 tonla levrek ve 154 bin 279 tonla çipura öne çıktı.
***
Su ürünleri ihracatı Türkiye için giderek büyüyen bir gelir kapısına dönüşşe de rakamlar hala tartışmalı. 2023 yılı ihracat değeri 1,7 milyar doları aşarken 2025 yılında ise bu rakamın 2 milyar doların üzerine çıktı.
İhracat başta Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere 95 ayrı ülkeye gerçekleştiriliyor.
Türkiye aynı zamanda bazı su ürünlerinde ithalatçı konumundadır. Yurt içi tüketimde önemli bir yer tutan uskumru büyük ölçüde Norveç'ten ithal ediliyor.
***
Sektörün kağıda yansıyan durumu bu ama sahaya yansıyan durumuna bakacak olursak, avcılık konusunda gerileme devam ediyor. Mesela 2002’de 373 bin ton olan hamsi avcılığı 150-175 bin ton civarına geriledi.
Bu konudaki çalışmaları ile tanınan İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Saadet Karakulak, stoklardaki bu azalmaya ilişkin değerlendirmesinde aşırı avcılığı ve kota uygulamalarındaki yetersizlikleri birincil neden olarak gösteriyor.
2024-2025 sezonunda 7 tür gemi ve bu gemi türlerine göre kota uygulaması doğru bir adım olarak sektörde dillendirilmişti.
Ama tek başına elbette yeterli değil. Sahada görüştüğüm ve bu işi yapan insanlar özellikle küçük balıkçıların görmezden gelinmesinden ve avlanan balıkların boyutları ile ilgili düzenlemelerin denetiminden bahsediyor.
Tabii bir de av sağı sezonu ile ilgili konularımız var. Nisan ayından Eylül ayına kadar süren balık avı yasağı büyük balıkçı gırgırlarını denizden uzak tutuyor ama mesela Akdeniz’den 15 gün erken olacak şekilde diğer denizlerimizde avcılık faaliyetleri başlıyor. Hava sıcaklıkları ve üreme dönemlerindeki değişimler göz önüne alınınca sanki bu süreyi artık biraz daha açmamız gerekli gibi.
Bununla birlikte kıyı şeridinde yoğunlaşan kentsel ve endüstriyel kirlilik, su ürünleri habitatlarını olumsuz etkiliyor. Balıkların yaşam alanları değişirken bazı alanlarda artık balık yetişmez hale geldi. Bugün her ne kadar balıkçılığın devamı için sınır güncellenmese de artık bu 24 metreleik derinliği en azından 35 metrelere çekmemiz gerekiyor. Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın verilerine bakarsak bu sınırın 50 metre olması lazım ama o bizde sürdürülebilir değil.
Balıkların yaşam alanlarını genişletmeliyiz. Geçen yıllarda yapılan Gemlik körfezinde avcılığın yasaklanması uygulaması gibi belirlenen bazı özel körfezlerin tamamen gırgır ve trol avcılığına kapatılmasını tartışmalıyız.
Ayrıca denizlerimizi de kirletmeyi bırakmamız lazım. 2021 Marmara’da yaşanan müsilaj Karadeniz ve Marmara’da azalan okisjen seviyesi artık ekosistemi taşımaya yetmiyor. Kendi denizlerimizi kendi elimizle öldürüyoruz.
Buna ek olarak, trol ağları ve dip sürükleme yöntemleri gibi yıkıcı avlanma teknikleri deniz tabanındaki karmaşık habitatları tahrip ediyor. Bazı bölgelerde yasak olan bu uygulamanın tüm karasularımızda yasaklanması lazım.
En önemlisi küçük ölçekli balıkçılığı bilinçli bir form ile yeniden teşvik etmemiz lazım.
Bunlar bizim elimizle ve planlamamız ile düzelecek şeyler. Bunları yaparsak Ege kıyılarında balıkçılık yapanlar “Yunanistan’dan gelen balıklar olmasa burası da biter” demeyi bırakacaktır. Şu anda bizim avcılığını yaptığımız birçok türün Yunan karasularından bizim karasularımıza geçtiğini gözlemleyebiliyoruz. Sahadaki balıkçılar da bunu doğruluyor zaten. Ama birilerinin güçlü lobileri bütün bu müdahaleleri engelliyor. Sektörü bir iki yıl yavaşlatsak gelecek yıllarda daha verimli çalışacaklarını insanlara anlatmamız lazım.
Bununla birlikte bizim insan olarak engel olamadığımız ama neden olduğumuz küresel ısınma konusu var.
Deniz suyu sıcaklıklarındaki yükseliş, balık türlerinin göç yollarını ve üreme döngülerini değiştirdi. Karadeniz başta olmak üzere Türk denizlerinde gözlemlenen sıcaklık anomalileri, soğuk su tercih eden türlerin habitatlarını daralttı.
Bu nedenler ile öne çıkan yetiştiricilik kısmı da son dönemde yaşanan maliyet artışları ile baskılandı. Denizde azalan balığa ek olarak maliyeti yükselen yetiştiricilik ile fiyatlar yukarı gitti. Ama hala balığın bazı türleri erişilebilir bir gıda. En azından şimdilik. Çünkü bu gidişat sürer ve hem denizlerde balıklar azalır ve yetiştirme maliyeti yukarı gitmeye devam ederse balığı da bulmakta zorlanacağız. Ama bir şeyleri düzeltirsek sofralarımıza hamsiden başka balıkları da koyabileceğiz.
Mercan gibi, akya gibi...
Elbette son yıllarda Türkiye denizlerinde gözlemlenen istilacı tür sayısında kayda değer bir artış yaşanıyor. Özellikle İstanbul Boğazı üzerinden geçiş yapan gemilerin balast suları ve iklim değişikliğinin yarattığı uygun koşullar aracılığıyla giren balon balığı, aslan balığı ve çeşitli yosun türleri, yerli türlerle besin ve habitat rekabetine girerek ekolojik dengeyi bozuyor.
****
Denizlerde durum bu iken son olarak yapısal sorunlara da bakalım. Kayıtlı yaklaşık 18 bin balıkçı teknesinin büyük çoğunluğu küçük ölçekli. Balıkçılık yapmaya hevesli insanımız var ama çağa uygun gelişmedikleri ve desteklenmedikleri için bu işletmeler modern ekipmana, soğuk zincir altyapısına ve pazar gücüne sahip değil.
Balıkçıların aracılara olan bağımlılığı, gelirlerini düşürüyor. Arada asıl kazancı birçok sektörde olduğu gibi aracı selde ediyor.
Tıpkı tarım gibi Balıkçılık sektöründe çalışanların yaşlanması ve genç nüfusun balıkçılığa olan ilgisinin azalması, orta vadede işgücü açığı tehlikesini beraberinde getiriyor.
Suyun dışına çıkarsak küçük ölçekli balıkçılara yönelik kooperatifleşme teşvikleri, pazar erişimini kolaylaştıracak dijital platformlar ve soğuk zincir altyapı yatırımları sektörün yapısal zafiyetlerini gidermeye katkı sağlayacak en önemli konular.
Yetiştiricilik tarafında da yem verimliliğini artıran, hastalık riskini azaltan ve çevresel izlemeyi kolaylaştıran teknolojilere yönelik programların hayata geçirilmesi gerekli. Özellikle üniversite-sektör iş birliklerinin teşvik edilmesi ve nitelikli işgücü yetiştirecek meslek okullarının güçlendirilmesi lazım.
TÜİK verilerinin ortaya koyduğu avcılık kayıpları ve uzmanların altını çizdiği stok azalması endişeleri, yapısal reformların bir an önce hayata geçirilmesini zorunlu kılıyor.
Özellikle denetim vurgusu yapmak lazım. Çünkü sadece vergi sisteminde değil bu alanda da büytük bir denetim eksiği bulunuyor ya da var gibi gösteriliyor...