Önceki gün yazıp paylaştığım ‘Papa’dan önce İznik turu: Keşke yerleşime kapatılsaydı!’ yazımdan hareketle turistik serzenişlere bugün de devam ediyoruz...
Memleketimiz, dev bir tarih mirasının üzerinde yükselme şansına erişmiş, ancak gerek yurt dışına kaçırılanlar olsun, gerek eldekilere verdiğimiz değer olsun bu kıymeti tam olarak gösterememiş.
Kıymet gösterememe durumumuz yalnızca arkeolojik performansla ilintili değil, müzecilik gayreti ile de alakalı.
Canım ülkemizin müzelerinde kural şudur: 08.00’de açılır, 17.00’de kapanır, pazartesi günleri kapalı olur.
Kültür ve Turizm Bakanlığı uhdesinde bulunan müzelerimizde geçerli olan ‘devlet dairesi’ mantığı maalesef tanıtım anlamında ortada kocaman bir bariyer oluşturuyor.
630’dan fazla müzeye ev sahipliği yapan Türkiye’de çok önemli bir kültürel aktivite ve ziyaret edene zamanın tanığı olma şansını bahşedecek bu kıymetli alanlar ile ilgili tasarruflarda sorun yaşıyoruz.
Zira, kendi adıma konuşacak olursam müze gezmesi, mümkün mertebe tatil günlerinde ve günün en azından belli bir kısmını devirdiğimiz saatlerden sonra yapılması gereken bir aktivite. Hele ki yaz mevsimindeysek zaman mevhumu daha da genişliyor çünkü müzelerin kapanış saati olan 17.00, yaz mevsimi için neredeyse ‘öğlen vakti’ kıvamında oluyor.
Yukarıda yazdıklarımdan benim bir müşkülpesent olduğuma dair çıkarımlarda bulunabilirsiniz. Bu çıkarım yerine göre doğru olabilir ama şu an konumuz bu değil.
En son gerçekleştirdiğimiz İznik turunda da gördüğümüz üzere müzelerin ziyaretçisi var ancak ‘zaman’ yok.
Resmi tatil sebebiyle girişlerin ücretsiz olmasının da avantajıyla neredeyse her yapıda kalabalık hatırı sayılır boyuttaydı ama ‘maraton’ formatı ile yapılan ziyaretler verimsiz birer gezi haline dönüşüyor.
Çünkü müze dediğimiz alanlar öylesine bakıp geçilecek değil, vakit ayrılacak alanlar olmalı. Yaşayan yapılar olmalı. Saat 17.01’de okul disiplini ile kapısı kapanan bir binadan turistik bir değer oluşturmasını bekleyemezsiniz.
Kaldı ki, sabahın saat sekizinde de turizm aşkıyla yanıp tutuşan ve müze müze gezen birileri olduğunu da sanmıyorum.
Peki, bu konuda ülkede yapılan güzel şeyler de yok mu, elbette var.
Örneğin bu yıl Efes Ören Yeri, Zeugma Müzesi, Nemrut Dağı, Apollon Tapınağı, Aspendos Antik Tiyatrosu gibi önemli noktalar ile başlayan bir ‘gece müzeciliği’ uygulaması başlattı Kültür ve Turizm Bakanlığı.
İlginin yoğun olduğu da yapılan paylaşımlardan anlaşılıyor.
Kültürel mirasa duyulan saygıyı sadece onu koruyarak değil, onu sosyalleştirerek de göstermek gerekli. Bunun için de hiç değilse ‘turizm’ alanını bürokratik çemberin dışına çıkarmak gerekiyor.
Umarım bu konuda yaklaşım değişir de müzelerimiz ‘mesaiye kalınan’ değil, yaşanan mekanlar haline gelir...