Türkiye’nin her yeri İstanbul da dahil olmak üzere aslında ciddi tarı alanları barındırıyor. Biz de bu topraklarda aslında azımsanmayacak kadar tarımsal üretim yapıyoruz.

Tarla başında emek veren çiftçi ile sofrasında sebze-meyve almaya çalışan tüketici, aynı ürün üzerinde birbirinden çok farklı gerçeklikler yaşıyor. Biri fiyatların düşüklüğünden şikâyet ederken, diğeri fahiş pahalılıktan yakınıyor!

Peki neden? Hadi gelin bugün bunlara bakalım...

****

KAMUAR'ın Aralık 2025 araştırmasına göre, Türkiye'nin yüksek enflasyon sürecine girdiği Eylül 2021'den Aralık 2025'e kadar gıda fiyatları yüzde 1508 oranında arttı.

Aynı dönemde kamu çalışanlarının maaş artışı yüzde 1034'te kaldı.

Asgari ücrette ise artış oranı yüzde 683’te kaldı.

Yani ücretlilerin alım gücünün gıda fiyatları karşısında ciddi oranda eridi. Aslında her şey de burada başladı.

Enflasyonun etkisi ile gıda erişimi azalan hanelerin borçluluk artışı ve finansal okuryazarlık olmadığı için başta kredi kartı gibi yüksek faiz kalemleri eklenen bütçeler hasarı daha ağır hissetti.

Tüketici tarafı bunları yaşarken üretici tarafı ise farklı bir sorun ile karşılaştı.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) verilerine göre üreticilerin tarladan satış fiyatı ile tüketicilerin pazardan, marketten alış fiyatları arasında rakamlar katlanmaya başladı. Bazı ürünlerde fiyat farkı yüzde 300’leri aştı.

Ama üretici bu rakamları ancak tezgahta gördü. Tarımsal üretimden çekilmeler hız kazandı.

Çünkü enflasyonun etkisi ile tarımsal üretimin maliyeti bir anda katlandı. Birkaç yıllık dönemlerde Yüzde 200’ü aşan gübre fiyatı, mazot fiyatı gibi başlıca kalemler zaten karlılık olmayan üreticiyi zorladı. Nihayetinde 2025 yılında çiftçilerin bankalara olan borcu 1 Trilyon TL sınırına dayandı. (996 Milyar TL + )

Çünkü birçok çiftçi ürettiği maliyetin altında ürün sattı. En azından zararı azaltmak için tarlada bırakmak istediğinde ise piyasayı bozmaktan ceza yazıldı. Sanki tek suçlu çiftçiymiş gibi...

Elbette salt ekonomi değildi çiftçinin sorunu. Son 5 yılda mevsimsel etki de zirve yaptı ve ciddi kuraklıklar gördük. Görülmeyen don olayları yaşandı. Bütün bunlar arzı kıstı. Fiyatı yukarı çekti ama azalan rekolte çiftçiye yine para kazandırmadı.

****

Meyve-sebze sektöründe yüzde 50'nin üzerinde kayıt dışı ticaret olduğu tahmin ediliyor. Hal dışı tacirler, simsarlar ve yerel alıcılar, ürünleri genellikle kayıt dışı biçimde toplarken bu durum hem fiyat şeffaflığını ortadan kaldırıyor hem de spekülatif fiyat oluşumuna zemin hazırlıyor.

Kooperatifleşip elinde güçlü bir satıcı havuzu olmayan üreticiler ne yazık ki piyasanın yani bu tüccarların insafına göre malını satmak zorunda kalıyor.

Çünkü ne ülkemizde hala tarım ürünlerinin depolaması ve lojistiği ile ilgili sorunlar var. Özellikle meyve üreticisi soğuk zincir ve depolama kapasitesinin yetersiz olması nedeniyle hasadın hemen ardından ürünü elden çıkarmak zorunda!

Bu da hasat döneminde oluşan arzın fiyatı dibe çekmesi ile sonuçlanıyor. Bu eksikliğin fiyatın yanı sıra üreticilere de sektörde yüzde 25 oranında kayıp/fire olarak bir zararı oluyor.

Yani üretilen 4 üründen 1’ini çöpe atıyoruz.

Üretim tarafındaki bu sıkıntılar ile birlikte ülkemiz bir ihracat baskısı altında. İç pazara gidecek ürün daha düşük değer ile alındığı için hem kaliteli hem de iyi olan mahsul dünyanın 201 ülkesine dağılıyor.

***

Sektörün temelinin durumunu öğrendiğimize göre şimdi biraz daha tüketiciye yaklaşalım. Bu fiyatlar neden yüksek, neden pazarda markette rakamlar aynı yere geldi?

2012 yılında yürürlüğe giren 5957 sayılı Hal Kanunu ile zincir marketlere doğrudan üreticiden ürün alma istisnası getirildi.

Bu aslında piyasada çokça konuşulan aracıları ortadan kaldırıp üreticiden tüketiciye bir zincir eklemek içindi.

Ancak uygulamada marketler, üreticiden ürünü sözleşmeli tarım modelleri ile çok daha düşük fiyata alıp yüksek fiyatla tüketiciye satmaya başladı. Manav ve pazar esnafı da aslında bu fiyatları takip etti.

Nihayetinde pazarda fiyat yükseldi. Ama pazardaki ürün gelene kadar birçok aracı kazanırken toplam karı market tek başına elde etti.

Yapılan araştırmalarda kurum içi lojistik ağlarına sahip büyük zincir marketlerin özellikle bayram dönemleri ve arz kısıtlaması yaşanan dönemlerde kar marjlarını maksimuma çektiği gözlemlendi.

Mesela 2026 Kurban Bayramı döneminde İstanbul Hali'nden 108 TL'ye çıkış yapan kirazın zincir marketlerde 419 TL'ye ulaştığı belgelendi. Bu rakam, lojistik maliyetlerle açıklanamayacak ölçüde yüksek marj uygulamalarının varlığını göstermek için bence gayet yeterli.

****

Yaygın algının aksine, semt pazarları her zaman daha ucuz değil. Ürün kalitesi de fiyat da pazarın kurulduğu muhite göre değişiklik gösteriyor. Ama ortalamada pazar ürünleri daha ucuz olarak kabul edilebilir.

Fiyatlamada da ürünü çoğunlukla halden alan pazarcı esnafı hal fiyatına kendi maliyetini (nakliye, pazar yeri ücreti, işçilik) ekler.

Ama bozulan ekonomi algısı ile birlikte bu fiyat belirlemesi market/manav fiyatlarına bakalım yönüne kaydı. Ve son dönemde yine boylanmamış ürünleri sırf biraz daha ucuz diye tezgahlarda görmeye başladık.

***

Gelelim aracı yapısına...

Türkiye'de yaş meyve-sebze ticaretinde üretici ile nihai tüketici arasında çok sayıda aracı var. Hal dışı tacirler, toptancı halinde faaliyet gösteren komisyoncular, sevkiyatçılar ve perakendeciler. Ürünün hasat edilmesi, taşınması, muhafaza edilmesi, ambalajlanması ve sınıflandırılması gibi pazarlama fonksiyonlarının büyük bölümü aracılar tarafından yapılıyor.

Her aşama ürüne ek bir lojistik ve kar payı eklenmesi ile sonuçlanırken ürün dolaştıkça fire miktarı da artıyor.

TCMB tarafından yayımlanan bir çalışma, Antalya'da üreticiden kilosu 1 TL olan domatesin aracılar vasıtasıyla Ankara'daki nihai tüketiciye ulaştığında nasıl fiyatlandığını aşama aşama analiz etti. (TCMB Blog — Yaş Meyve-Sebze Tedarik Zincirinde Fiyat Oluşumu)

Çalışma gösterdi ki zincirin her halkasında eklenen kar marjı, KDV yükü, nakliye bedeli ve fire payı, fiyatı katladı. Ürün tarladan çıkışla raf arasında 5 kata kadar fiyat artışına uğradı.

Şu algıyı da düzeltelim komisyoncuların üreticilerden aldığı komisyon oranı 5957 sayılı yasa ile yüzde 8 ile sınırlandırıldı. Ancak zincirleme aracılar ve kayıt dışı işlemler düşünüldüğünde, yasal sınırın pratikte çok kolay aşılabiliyor.

Elbette bu kırılmanın ve aracıların palazlanmasının önemli bir payı da çiftçide. Piyasa talebine herkes bireysel ürün vermek yerine örgütlü yapıda buluşamadılar. Çok satıcı, az alıcı varsa fiyatı alıcı belirler. Ama üreticiler ürünlerini, tek bir kooperatife verir ve tüm ürünü bu kooperatif satarsa alıcı sayısı satıcı sayısını geçtiği için fiyatı satıcı belirler.

***

Peki tarladan üreticiye ürünü direkt ulaştırabilir miyiz? Hem üretici hem de tüketici kazanabilir mi?

Mesela marketler bunu yaparken samimi olsalar ne olurdu?

Ne yazık ki marketler talebe yönelik sözleşmeli anlaşmalar yapmıyorlar. Çünkü onların da tarımsal alanda tesisleşme problemi var ve hasat dönemi dışında onlar da hal üzerinden ticaret yapıyor.

Bu modeli hayata geçirmek için öncelikle üreticinin tarımsal stok alanlarını ve lisanslı depolarını geliştirip ürünü sürekli arz edilebilir hale aracı üzerinde değil üretici üzerinde sağlamalıyız. Ayrıca bir lojistik ağını da küçük üreticiyi destekleyici şekilde kurmamız gerekli.

En önemli aşamalardan biri de tarım üreticisinin ticari bilincini geliştirmek ve talep yönetimi, maliyet muhasebesi gibi alanlarda etkin yapılar kurulmasını sağlamak lazım.

Bu olduğunda elbette üretici gelirini artırır, tüketici daha kaliteli ürüne daha uygun fiyatlı olarak ulaşır.

Böyle yazınca biraz zor gibi oldu ama niyet edilirse 5-6 yıl gibi sürede her şeyi yapabilecek altyapıya fazlası ile sahibiz. Ama yapmak ister miyiz? Aracıların tepkisi ne olur diye düşünmeyi bırakır mıyız? Ona ben cevap veremem.

Marketlerin haricinde sözleşmeli tarım ile üretim yapan bazı markalar var. Bunlar bazı zamanlarda üreticinin yüksek karı kaçırmasına neden olsa da stabil bir gelir sağladığı için kriz zamanlarında da birçok kişinin sektörde kalmasına yardımcı oldu.

Türkiye'de bu model 1990'lardan itibaren Tat, Tukaş, Cargill gibi firmalar aracılığıyla uygulanmaya başladı. Yasalaşması ise 2023 yılında oldu. Arada bu alanda da mağduriyetler yaşandı.

2023 tarihli tebliğde sözleşmeli üretimin usul ve esasları belirlense de sözleşmelerin denetlenmesi ve taraflar arasındaki uyuşmazlıkların nasıl çözüleceğine dair mekanizmalar yeterince net değil. Tarım politikasında yaşanan koordinasyon eksikliği ve bakanlığın 2025 yılındaki tutarsız uygulamaları da bu modelin işlerliğini sınırlandırmaktan öteye gidemedi.

Türkiye'de sözleşmeli tarım modelinin en kronik sorunu, taraflar arasındaki güven eksikliği. Fiyat yükseldiğinde çiftçi ürününü spot piyasaya satma eğilimine giriyor. Bu durumda alıcı firmalar kayıp yaşıyor. Tersine, fiyatlar sözleşme bedelinin altına düştüğünde ise firma sözleşme koşullarını zorlaştırıyor ve fiyatı spot piyasaya çekmeye çalışıyor.

Konuya biraz daha esneklik tanıyacak adımların atılması bu alanı biraz daha rahatlatacaktır.

***

Peki ne yapalım?

Türkiye'nin sebze-meyve sistemindeki temel sorun, zincirleme biçimde birbirini besleyen yapısal kırılganlıklar. Tek başına aracıları kaldırmak, tek başına hal yasasını değiştirmek ya da tek başına tanzim satış kurmak bu sorunları çözmez; hatta çözümsüzlük yanılsaması yaratarak asıl yapısal adımların ertelenmesine yol açabilir.

En etkin yol çiftçilerin kooperatifler, birlikler ve ortak girişimler aracılığıyla örgütlenmesi.

Tıpkı Fiskobirlik ve Marmarabirlik gibi!

AB üyesi ülkelerde başarılı örnekleri görülen üretici örgütü modeli, Türkiye'de vergi teşvikleri ve destekleme primleriyle özendirilmeli.

Üretici örgütlerinin toptancı hallerinde doğrudan yer alması ve yasal satış yetkisine kavuşturulması, aracı katmanını önemli ölçüde azaltacaktır.

Hal Kayıt Sistemi (HKS) verilerinin kamuoyuyla daha şeffaf biçimde paylaşılması ve daha şeffaf tutulması gerekli.

Devlet destekli depolama tesisleri oluşturularak üreticinin ürününü hasadın hemen ardından değil, fiyatların uygun olduğu dönemde piyasaya sürmesi sağlanabilir.

Tartışmasız biçimde Hal Kanunu revizyonu şart. Üretici örgütlerinin satış yetkisini genişletmesi, denetim yetkisini ticaret il müdürlükleriyle paylaştırması ve maliyetin çok üzerindeki satışlara etkili yaptırım getirebilmesi kritik önemde.

Türkiye Sürdürülebilir Tarım ve Gıda Zirvesi'nin 2025 Sonuç Bildirgesi'nde 'Planlı Üretim ve Sözleşmeli Tarım' en yüksek etki-uygulanabilirlik kesişiminde yer alan öncelikli eylem alanı olarak belirlenmişti. Arz-talep dengesinin sistematik biçimde izlenmesi, hangi ürünün ne zaman, nerede ve ne kadar üretileceğinin öngörülmesi; kronik arz fazlasından kaynaklanan fiyat çöküşlerinin ve arz kısıtından kaynaklanan fiyat patlamalarının önüne geçer.

Yani planlı tarım modeline geçmemiz ve tüm tarımsal süreci izlenebilir ve kayıt içine almamız,ürün deseninin her yıl her bölge için bir devlet planı ile belirlenmesi gerekli.

***

Bu durum sistemin ve ekonomi yönetiminin de en büyük sorunu. Seçim sesleri duyulurken bu yapısal adımların atılması ‘tencere ile girilen seçim’ kavgası için tek çaredir!

Ama sorunu çözmek için sorunu doğru algılamak gerekli.

Tekrar ediyorum, sorunun çözümü; yalnızca aracıları suçlamak, yalnızca yeni yasalar çıkarmak ya da yalnızca tanzim satış kurmakla mümkün değil! Gerekli olan, üretici örgütlenmesini güçlendiren, fiyat şeffaflığını artıran, depolama ve lojistik altyapısını geliştiren, sözleşmeli tarım modelini dengeli bir çerçevede uygulayan ve kırsal ile kentsel aktörler arasında güvene dayalı ilişkiler kuran kapsamlı bir politika dönüşümü!

Bu dönüşüm gerçekleşmedikçe, tarla başında kilosu 30 kuruşa satılan karpuzun şehirde 10 liraya çıkması kaçınılmaz.

Tarım bir milli güvenlik meselesi olarak ele alınmadıkça; gıda fiyatları da hem çiftçiyi hem de vatandaşı ezecektir.