Türkiye’de tarım sektörünün sera gazı salınımının temel nedeni olarak gösterilmesi, onlarca yıldır kamuoyunda ve politika belgelerinde yaygınlaşan bir yanılgıya dönüşmüştü.

Hani bugün sanayide kime gitsek ve yeşil dönüşüm konuşmaya başlasak kafaya koydukları kısım tarım. Sanki tarım olmasa beslenebileceklermiş gibi “önce tarımdaki emisyonu azaltın” sözleri dökülüyor dudaklardan. Peki bu gerçekten böyle mi?

TÜİK'in geçen hafta yayınladığı ama genelde bir iki satırlık haberi geçmeyecek kadar değer gören 1990–2024 dönemini kapsayan resmi sera gazı emisyon istatistikleri incelendiğinde, bu iddia tamamen çöktü.

Veriler net biçimde ortaya koydu ki Türkiye'nin toplam sera gazı emisyonlarının en büyük kaynağı enerji sektörü ve bu sektör toplam emisyonların yaklaşık yüzde 70’ini oluşturuyor. Tarım ise toplam emisyonların yüzde 8-11 arasında seyreden bir paya sahip.

***

TÜİK'in resmi istatistiklerine göre, Türkiye'nin 2022 yılı toplam sera gazı emisyonları yaklaşık 526 milyon ton CO₂ eşdeğerine ulaştı. 1990 yılında bu rakam 186 milyon ton düzeyindeydi. Yani 30 yılı aşkın sürede emisyonlar üçe katlandı. Bu artışın belirleyici aktörü de enerji sektörü oldu.

Enerji sektörü; elektrik üretimi, ısınma, ulaştırma ve sanayi proseslerine bağlı enerji tüketimini kapsayan bir alan. Yani dolaylı yoldan diğer birçok sektör için de bir salınım kaynağı.

Kömür santrallerinin payı, doğal gaz kullanımının yaygınlaşması ve taşıt sayısındaki hızlı artış, enerji kaynaklı emisyonları hızla yukarı çekti.

Buna karşılık tarım sektörü başta metan (CH₄) ve diazot oksit (N₂O) olmak üzere iki önemli sera gazı üreten bir alan. Bu gazların küresel ısınma potansiyeli CO₂'ye kıyasla çok daha yüksektir; metan için bu çarpan 29, N₂O için ise 290 düzeyindedir.

Bu çarpanlara raağmen TÜİK verileri, tarım sektörünün CO₂ eşdeğeri cinsinden toplam emisyonlar içindeki payının yüzde 8 ile 11 arasında seyrettiğini gösteriyor. Bu rakam elbette küçümsenecek bir değer değil ama bu kadar yaygara çıkarmak için de yeterli değil.

Elbette tarımdan kaynaklanan emisyonların azaltılması önemli bir hedef; ancak bu hedef, sektörün gerçek ağırlığıyla orantılı bir politika tasarımı gerektiriyor. Zaten zorda olan bir sektörü daha da çıkmaza itecek adımların getireceği felaketi hep birlikte görmeliyiz.

***

Tarımın sera gazı kaynağı olarak öne çıkarılmasının kısmen küresel istatistiklerin yanlış okunmasından beslendiği bilinen bir gerçek. Küresel ölçekte tarım, ormansızlaşma ve arazi kullanım değişikliğiyle birlikte ele alındığında toplam emisyonların yüzde 20-30’una yaklaşan bir paya sahip. Ama Türkiye'nin arazi kullanım değişikliği kaynaklı emisyonları dünya ortalamasına göre ve yangınlara rağmen hala nispeten sınırlı. Bu da tarımsal emisyonların payını küresel ortalamanın belirgin biçimde altında bırakıyor.

Dolayısıyla küresel verilerin Türkiye'ye doğrudan aktarılması, yapısal bir yanılgı üretiyor da diyebiliriz. Bazen uluslararası verileri yerel veriler ile beraber okumak gerekiyor. Çünkü enerji tarafı da dünyada bizdeki gibi çalışmıyor.

Tabi bu algıda bazı sektörlerin payını da unutmamak lazım. Bazı sektörlerdeki girişken kişiler kendi çıkarlarını destekleyecek şekilde bu anlatıları geliştirdi. O anlatılara göre teşvik ve destekler hayata geçirildi.

Akabinde özellikle enerji ve sanayi üzerine daha sert kurulması gereken baskı yumuşatıldı.

Evet AB Yeşil Mutabakatı ve Sınırda Karbon uygulamalarının ihracata direkt etki etmesi yüzünden sanayide bazı reformları gördük ama ya zorlama olmasaydı?

***

Bugün Türkiye’nin tarım sektörü zaten ciddi ekonomik baskılar altında. Hep anlatıyoruz artan girdi maliyetleri, iklim değişikliğinden kaynaklanan verim kayıpları ve pazar belirsizlikleri üreticiyi fazlasıyla zorluyor. Buna bir de sektörü gerçek olmayan bir ölçekte kirletici olarak göstermek eklenince tarımsal üretimle geçimini sağlayan kitlelere haksız bir yük yüklemekle kalmıyor asıl sorunlarından sektörü de uzaklaştırıyoruz.

Toplarsak; Tarım sektörünün Türkiye'nin sera gazı emisyonlarının baş sorumlusu olarak gösterilmesini içeren onlarca yıldır yayılan bu anlatı, hem politika etkinliğini zedeledi hem de toplumun gerçek iklim önceliklerine odaklanmasını engelledi.

Rakamlar açık. Açıp açıp bakılabilir.

Türkiye'nin iklim kriziyle etkili biçimde mücadele edebilmesi için kaynak tahsisinin gerçek emisyon yapısıyla uyumlu olması adına çalışmak gerekir.

İklim adaleti de bu gerçekçiliği talep eder!

Eğer ortada bir hesap varsa, bundan sonrası için yanlış bir anlatının faturasını ödeyen tarım toplulukları değil, fosil yakıt bağımlılığını sürdüren sistemler bu durumdan sorumlu tutulmalı.

Tarımın ise yapısal sorunlarına odaklanılmalı!