Son dönemde özelikle belediyeler tarafında bir tarım yatırımı furyası başladığını fark ettiniz mi? Bursa’da tarım yeni bir şey olmamasına rağmen bugün neredeyse her belediye uhdesindeki alanda tarımın gelişmesi için projeler üretmeye başladı.
Kabaca son birkaç yılı inceleyecek olursak Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin damla sulama boru üretim tesisi bu alanda önemli bir yatırımdı.
Bununla birlikte Gürsu’da daha önce de kaleme aldığımız Kumlukalan Siyah Altın Projesi özellikle gübre ithalatı konusunda da örnek bir proje idi.
İnegöl Belediyesi tarafına gittiğimizde de her geçen gün gelişen “Özündenkuru” projesi hem tesisi hem de tesislerine yapılan yeni yatırımlar ile büyüyor.
Mudanya’da İmece Zeytinyağı Fabrikası ve Mudanya Tarım markası altında kuru meyve ile zeytinyağı satılmaya başlandı.
Bunlar somut örnekler olarak karşımızda.
Yenişehir’de Gıda İhtisas OSB, Gemlik’te gıda temelli üretime dayandırılan Yeşil OSB projesi hayata geçsin diye çalışılıyor.
Bir de karınca kararınca ürün alım desteği, fidan tohum desteği verenler var oralara girmiyorum. Ama herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor. Çünkü tarım alanı gerçekten düşük bedeller ile yatırım yapılabilecek bir alan ve ciddi teşvik ve destekleri de kullanma imkanı sunuyor.
Yani aslında özel sektörün yapamadığını, üreticiyi kooperatifleştirerek belediyelerin yapması belki de bu dönemin en güzel argümanı.
Çünkü bugün tarımsal alanı kısıtlı Yıldırım Belediyesi bile tarım diyebiliyor. Bu gıda arz güvenliği konusunda bizim için umut verici.
Ama işte burası sıkıntılı üretmek ne yazık ki yetmiyor! Üretilen ürünü satabilmek gerekli. Mesela Mudanya Tarım ürünlerini Mudanya Belediyesi Büfe’lerde satıyor. İlçe esnafı topa girmiyor.
İnegöl’de Özündenkuru markası ilçe yerelinin dışında İstanbul, Eskişehir ve Sakarya’ya açıldı ama Bursa’daki market zincirlerinin raflarında biz farklı şehirlerin ürünlerini görüyoruz.
Üretilen ürünleri kermes havasında satma algımızın kırılması adına bu iki örnek ayrı ayrı incelenmeli. Çünkü bizim markalaşmaya ve bu markalaşma sırasında ürünü yerel işbirlikleri ile kendi vatandaşımıza ulaştırabilmemiz gerekli.
Üç harfli marketler değil kastım elbette. Ama en azında şehrin büyük market zincirleri bu ürünler için raf bedeli, reklamasyon vs. kafasına girmemeli.
Şimdi o zaman da diyeceksiniz ki “bu haksız rekabet” o zaman şunun da cevabını vermek lazım, bugün 100 TL olan dondurularak kurutulmuş kuru incirin paketini aynı oranda bir özel şirket 160 TL’ye satıyor. Tıpkı belediye kafeleri gibi...
Bu örneği verme sebebim de aslında bu alanın özellikle bizim coğrafyamızdaki ürünler için daha cazip olmasından kaynaklıydı.
Sağlıklı gıdaya ulaşmak adına adımlar atılacaksa üretici kooperatiflerine pozitif bir ayrımcılık yapılmalı.
Bunun ne demek olduğunu anlamak şu an için zor ama gelecekte daha net anlaşılacak. Çünkü bize sunulan birçok ürünün aslında doğal olmadığını fark edeceğiz. Daha kötüsü o ürünlere doğalı ile aynı parayı verdiğimiz için göz göre sağlık sistemine yük bindirdiğimizi fark edeceğiz.
Toparlarsak bizim başta üretici kooperatifleri ile ilgili bir düzenleme yapıp onların pazarlama faaliyetlerini de destekleyici adımlar atmamız gerekli. Üretme konusunda sorunumuz yok sorunumuz satabilmekte.
Soğuk hava depolarımız yetersiz, lisanslı depoculuk tam anlamıyla gelişmedi ve hala tarımda markalaşamadık.
Ama kooperatifleşmeyi öğrendik. Şimdi sıra bu kooperatifleri birlik çatısı altında olması gerektiği gibi konumlamakta.
Bu şehirde örneği de var. Gidip konuşulabilir hatta...