700 yıldır buradayız...
Bursa 1326 yılında Orhan Gazi tarafından fethedildi. 2026 yılında Bursa’nın Osmanlı toprağı olmasının 700. yılı kutlanacak.
Doğal olarak da Osman Gazi’nin ismini taşıyan Osmangazi Belediyesi yıl boyuna yayılan etkinliklerle 700. yıl coşkusunu ilçenin birçok noktasına yayacağını duyurduğu bir lansman yaptı.
Dillerde yine aynı hikaye vardı. Osman Gazi’nin rüyası, Orhan Gazi’nin hoşgörüsü, Karagöz ve Hacivat, Kozahan, ticaret merkezi, ilk fabrikalar ve son vals...
Bıkmadık usanmadık bilinen hikayeleri anlatmaya. Bir şehrin turizmini canlandırmak için yapılan organizasyon bu kadar köklerinden uzak olabilir mi?
700 yılın izi birkaç saate sığmaz elbette ama bu şehrin ruhani kimliğini de unutmamak gerekli. Bursa bir sanayi ve tarım kenti olduğu kadar bir turizm merkezi. Bu turizmin büyük kısmı da inanç turizmi olarak gerçekleşiyor.
Uludağ’ın eteklerinden inip inip sadece kapalı çarşıyı, ulu camiyi, hanları hamamları görmüyoruz.
Efsaneden gerçeğe bir hikaye Uludağ’a Olimpos ya da Keşiş Dağı demekle, kuşu böceği konuşturmakla olmuyor.
Osmangazi’de 700 yılı anlatırken kullanılacak birçok hikaye tophane surlarının üstündeki evlerin altında, avlu duvarlarının dibinde yatıyor.
Zindanlarda saklanıyor, tekkelerde dinleniyor ve Ulu Cami’de hayat buluyor.
***
Biz toplum olarak hikayeleri olan ama o hikayeleri anlatmayı beceremeyen bir milletiz. Daha doğrusu özündeki hikayeler ile idoloji meselesini karıştıran.
Bu topraklarda yaşanmış hikayelerin bir bölümünü anlatıp diğer kısmını anlatmadan nasıl var olabiliriz?
Surları, surların dibinde çıkan tarihi, Orhan’ın, Osman’ın, Murad’ın hoşgörüsünün sebebini anlatmadan o hikayeleri var edemeyiz.
Somuncu Baba, Süleyman Çelebi, Molla Fenari ve ebedi istirahgahı Yıldırımda olsa da Emir Sultan olmadan bu hikayeler anlatılabilir mi?
İster inanın ister inanmayın ama 700 yıl içinde yüzlerce evliyanın yaşadığı bu topraklarda inanç meselsi derin.
Mevlid-i Şerif’in hayat bulduğu yerde, İslamiyet’in 5. makamı kabul edilen Ulu Cami’nin avlusunda olanları neden anlatmıyoruz? Ulu Cami mimariden ibaret değil arkadaşlar...
Muradiye’deki ‘Osmanlı’nın hüzün bahçesi’ neden sadece orada duruyor? Yoksa orada yatanlar bu 700 yıllık hikayede yok mu?
1. Murad Külliyesi’nin, Kanuni Sultan Süleyman’ın duasını aldığı Mehmed Muhyiddin yani bilinen adıyla Üftade Hazretleri’nin, Kedili Tekke’nin, Mevlevihane’nin ve Zindankapı’nın hikayeler bitti mi?
Surların dibinde yatan nice erenin hikayesi neydi? 700 yıl bu isimler olmadan mı geçti?
***
Türkiye Cumhuriyeti mazisi ile var olmuş ve özündeki hoşgörüyü de zamanın önemli isimlerinden almıştır. Bu hikayede sadece Osmanlı yok elbette. Türklük Orta Asya’ya dayanır. Ama modern olmak da sadece Avrupa’ya özenmek, popüler kısımları anlatmak ve kırmızı bir fuların peşinde koşup arkana şehri alıp popülist birkaç cümle kurarak olmuyor.
Ruhani kimliği olan bir şehri bazı duygulardan arındıktan sonra anlayabiliriz. Ama o bazı duygular bedende oldukça mimariden öteye gidemeyiz...
Böyle söyleyince karıştı. Gelin ben de bir hikaye anlatayım size, hem de Osmangazi’nin tam kalbinden bir hikaye...
***
Bundan asırlar önce yaşadı Mehmed Muhyiddin.
Makamdan, gösterişten kalabalıklardan uzak olarak yaşamayı ve düşkün, terk edilmiş, yere serilmiş anlamlarına gelen Üftade ismini seçti. Uludağ’ın eteklerinde yıllarca çobanlık yaptı.
Bir yandan koyun güder, bir yandan Allah'ı zikrederdi. Maddi anlamda mütevazıydı.
Ama gönül dünyası dopdoluydu. Hem zahiri ilimlerde eğitim almış, hem de batıni ilimlerde derinleşmişti. Vaizlik, müezzinlik yaptı ama ne kazancını biriktirdi, ne de makam peşine düştü.
O insanların önüne geçmeye değil, kalplerine girmeye çalıştı. Onu asıl farklı kılan şey, talebelerine öğrettiği hayat biçimiydi.
En meşhur müridi ise Aziz Mahmut Hüdayi'ydi. Hüdayi devrin önde gelen kadılarındandı. Ama içindeki boşluğu dolduramadığı bir anda her şeyi geride bırakıp Bursa’ya, Üftade'nin dergahına geldi.
“Burada önce nefsini eğitmen gerekir” dedi Üftade ve ona ilk görevini verdi.
“Git çarşıda ciğer sat.”
Kadılık makamından gelen Hüdayi için bu büyük bir imtihandı. Elinde ciğer tepsisiyle Bursa'nın sokaklarında dolaştı. Kimi tanıdı, kimi alay etti. Ama Hüdayi sabretti.
Bir gün gözyaşlar içine döndü dergaha ve şöyle dedi.
“Üftadem, ciğer olduğum yere düştüm. Ben artık senin gibi bir Üftadeyim.”
İşte o andan sonra gerçek irfan kapısı açıldı ona.
Aziz Mahmut Hüdayi ileride İstanbul'da binlerce kişiyi yol gösterecek, Padişahlara bir de hocalık yapacak ama hiç kibirlenmeyecekti.
Çünkü yolu Üftade'nin yoluydu.