Türkiye, tarihsel olarak köklü bir hayvancılık geleneğine sahip ülkeler arasında yer alsa da artık ne yazık ki bu kimliği yavaş yavaş kaybediyoruz. Hem büyükbaş hem de küçükbaş hayvancılık, Anadolu'nun dört bir yanında binlerce yıldır süregelen bir geçim ve üretim kaynağı olmasına karşın artık insanların uzaklaştığı ve cazibesini yitiren alanlar olarak karşımızda.

Önce biraz rakam verelim:

TÜİK verilerine göre 2024 yılında Türkiye'deki toplam büyükbaş hayvan sayısı bir önceki yıla kıyasla yüzde 2,4 oranında artarak yaklaşık 17 milyona ulaşmıştı. Sığır sayısı yüzde 2,5 yükselerek 16 milyon 824 bine çıkmış, manda varlığı ise 162 bin baş olarak kayıt altına alınmıştı.

2025 yılının son açıklanan Haziran verilerine göre ise sığır sayısı yüzde 1,2 oranında artarak 17 milyon 189 bin baş bine ulaş. Bu artışın arkasında besilik sığır ithalatı ve devlet destekli yetiştirici teşviklerinin etkili olduğu değerlendirilse de ülkenin nüfus artışı ile kıyaslanınca yetersiz kaldığı ortada.

Ayrıca manda varlığında da yüzde 2,3’lük bir düşüş ile sayı 158 bin dolayına gerilemişti.

Bununla birlikte bu toprakların özünde olan küçükbaş hayvancılığı kısmında da koyun sayısı Haziran ayı sonu itibarıyla bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 6,7 artarak 47 milyon 15 bin baş, keçi sayısı ise yüzde 3,4 artarak 11 milyon 191 bin baş olarak hesaplandı.

Bundan birkaç yıl önce maliyet şoklarının piyasayı etkilemeye başladığı ilk dönem damızlık ya da süt için kullanılan dişi hayvanların da kesime gitmesi ile oluşan boşluğu ithal besi hayvanıyla doldurmaya çalışma çabası da piyasayı desteklemeye sınırlı şekilde katkı sunabiliyor. Hatta bu alandaki eksikliklere yapıcı çözümler bulmazsak farklı krizleri de göreceğiz.

Ama bu işin sorunu insanlara 3 inek verip köye göndermenin de ötesinde ne yazık ki...

Biz ülke olarak mera alanlarını özellikle küçükbaş hayvancılıkta yeteri kadar kullanmıyoruz. Ayrıca etlik hayvanın beslenmesi için de yem ve ithalata dayalı mısır silajına adeta mahkum konuma geldik.

Bizim bugün üretimdeki bu düşüşün başlıca nedenleri arasında yem maliyetlerindeki yüksek artış, kuraklığın otlak alanlarına etkisi ve üretici karlılığının gerilemesi ilk adımlar arasında sayılıyor.

Tabii tarımın genelinde olduğu gibi yaşlanan köy nüfusu ve gençlerin bu alanda kazanç sağlayamayacağına olan inancı işleri daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Büyükbaş ve küçükbaş hayvancılıkta şirket yatırımları konusunda da aslında beyaz et tarafı kadar etkin değiliz.

Hayvancılığın kanatlı tarafında Avrupa’nın saılı ülkelerinden biriyiz ve üretim fazlasını ihracat ile değerlendiriyoruz.

Ama işte kırmızı ette yokuz. Çünkü bu topraklara özel ırkları kaybetmeye başladık. İneklerimiz de koyunlarımız da bu coğrafyaya uygun ırklar değil. O yüzden hepsi ahırlarda, ağıllarda yetiştiriliyor. Çünkü atası dedesi mera görmemiş hayvan otlamayı da unutuyor.

Bir de süt üretimine girmek lazım. Piyasada çiğ süt alan firmaların üreticiyi köşeye sıkıştırmak için kullandığı yöntem hep aynı.

Yemi benden alırsan sütü senden alırım. Yemi pahalıya satıp, sütü ucuza getirmek için birçok firma bunu kullanıyor. Hatta bir dönem Rekabet Kurumu bu işe soruşturma açsa da düzen değişmedi. Haliyle buradaki asıl kazanç da üreticide değil şirketlerde kaldı. Yetmedi damızlık hayvanlar kasaplık oldu ve üretim hızı düştü.

***

Şimdi diyeceksiniz ki dünyanın her yerinde ham madde üreten kazanamaz ve süt ile et birer ham madde. Bunları işleyen daha çok kazanır.

O zaman şu soruna çözüm bulmak lazım, ham maddeyi üreten zarar eder ve üretmeyi bırakırsa o katma değeri yaratmak için ne kullanacaklar?

Ne yazık ki tekelleşme ve rekabet koşullarının üretici aleyhinde işletilmesi gibi gayriahlaki konuların yaşandığı bir sektör halini aldı hayvancılık.

Toprak tarımı tarafında kooperatifleşme ve üretim modelleri kamu ve belediyeler öncülüğünde hayat buluyor ama hayvancılık tarafı bu anlamda çok bakir.

Hani her şey dört dörtlük bile desek ortada ciddi bir üretim maliyeti konusu var.

Yem fiyatlarındaki enflasyon, enerji maliyetleri ve veteriner hizmetlerinin pahalanması üreticilerin kar marjlarını ciddi ölçüde sıkıştırıyor. Bu durum, özellikle küçük ölçekli işletmelerin sektörden çekilmesine ve hayvan varlığının belirli büyük işletmelerde yoğunlaşmasına yol açıyor. Bu da beraberinde tekelleşme sürecini tetikliyor.

Genç nüfusun hayvancılıktan uzaklaşması, sektörde deneyimli iş gücünün azalmasına neden olurken bu durum çobanlık ve küçük aile hayvancılığının devamlılığını artık ciddi ciddi tehdit ediyor.

Bugün sınırlar ile ilgili sorun yok ve yurt içi üretimin talebi karşılayamaması nedeniyle zaman zaman büyük ölçekli hayvan ve et ithalatına başvuruyoruz. Ya olur da bir gün sınırı kapatmamız gerekirse? Ya da ithalata verecek dövizimiz kalmazsa?

İşte daha bu konular tartışmaya açılmazken artan kırmızı et fiyatlarını konuşmak çok da mantıklı değil. Çünkü sektörün yapısal sorunları sürdükçe ucuza büyükşehirlerde et yemek her geçen yıl daha imkansız hale gelecek...

Verdiğimiz önemi ilgili bakanlığın adından çıkararak gösterdiğimiz Hayvancılık hakkında Tarım ve Orman Bakanlığı, çeşitli destek ve teşvik veriyor.

Baş başına prim ödemeleri, buzağı desteği, suni tohumlama destekleri, yem bitkisi yetiştirme teşvikleri özellikle doğu Anadolu Bölgesi’nde nüfusun bu işle iştigal olması adına fazlaca kullanılıyor. Ama toplamdaki faydayı sağlayacak bir propaganda ya da devlet politikası sunulmuyor.

Samimi bir biçimde insanları köye ya da üretime döndürecek tek bir kamu spotu yok mesela...

Genç çiftçi destekleri ile köye göçü teşvik ediyoruz deniliyor ama insanların hayvan yetiştirmeyi unuttuğunu kimse fark etmiyor.

Tarımsal hafızayı kazanmak için bu teşviklerin verileceği devletin uygulamalı öğretim çiftlikleri kurması ve yaşam boyu öğrenme programı kapsamında kentten köye göçeceklere burada eğitim vermeli. Akabinde de gideceği köyde yaşama ve hayvancılıkla uğraşma şartına haiz oldukça kullanabileceği bir arazi ve yaşam alanı tahsis etmeli. Bu alanın bedelini de tıpkı TOKİ gibi 20 yılda parça parça tahsil etmeli.

İşte o zaman bu işteki samimiyeti artırabiliriz. Çünkü bugün asgari ücretle şehirde çalışan birisi “Ben hayvancılık yapacağım, köye döneceğim” dese bile büyük çoğunun köyde evi ve ekipmanı yok! Ayrıca bilgisi de yok!

***

Bu dönem belki de gelecek gıda arz güvenliği için çok önemli. İnsanlar büyükşehirlerde yaşamakta zorlanıyor ve hayatlarında hiç olmadığı kadar köye dönmek istiyor.

İnsanlara bu olanağı sağlayıp aile hayvancılığı ve meraların etkin kullanımı konusunda bir devlet politikası gütmenin tam zamanı.

Ya da vatandaşların kalkınmasını boş verip yine dev yabancı ortaklı şirketlere kırsalda alan açıp endüstriyel üretim ile havancılığı artırmanın...

Seçim devlet büyüklerimizin...