Bir ülkede temel konu güvenliktir. Uluslararası hukukta kişilerin haklarını ve özgürce yaşamını tahsis edecek sistemi kurduktan sonra ikinci konu gündeme gelir.

Bu gündemin ilk maddesi ise aynı zamanda bir milli güvenlik konusu olan ‘Gıda Güvenliği’dir.

Gıda güvenliğini sağlamanın birincil yolu da tarım ve hayvancılığı desteklemekten geçer. Çünkü bugün 85 milyonu aşan nüfusu sadece avcılık ve toplayıcılıkla doyuramayız.

İnsan var olduğu müddetçe gıdaya ihtiyacımız var.

Dünyanın her yerinde en devletçi grup her zaman çiftçilerdir. Bu bizim ülkemizde de böyle. Diğer ülkelerde de aynı. Peki ya neden son dönemde dünyanın birçok noktasında çiftçi eylemleri arttı?

Çünkü dünya genelinde büyük gıda şirketleri sözleşmeli tarım adı altında çiftçinin ürününe sokak jargonuyla ‘çökmeye’ çalışmaya başladı.

Adına da sürdürülebilir tarım dediler. Peki bugün tarım gerçekten sürdürülebilir mi?

Dünyanın ayrıntısını bilmem ama Türkiye Cumhuriyeti’nde şu anda sürdürülebilir değil! Ve bizim bu konuya odaklanabilmek adına önce bu gerçeği kabul etmemiz gerekli.

Bugün çiftçi nüfusu hızla yaşlanıyor. Kırsalda doğum oranı şehirlere göre daha yavaş. Çünkü doğurgan kabul edilen kitle hızla kente göçüyor.

Büyük holdingler ve şirketler tarım ve hayvancılığa yöneldi ama atladıkları şey de tam burası oldu. Arazisini aldığı köylü kente göçtü. Oysa adamın elinden aldığı tarlada onu çalıştıracaktı. Yapamadı!

Makineleşme konusu da zaten ayrı bir dünya. Birçok tarım ürününde teknoloji maliyeti üründen daha kıymetli.

Ve daha acısını söyleyeyim mi? Toprağı ekmek çiftçiye toprağı boş bırakmaktan daha çok zarar veriyor.

TÜİK verilerine göre Kasım 2024 ile Kasım 2025 arasında tarımdaki girdi maliyetleri yüzde 34,60 arttı.

1 Aralık 2024’te 44,18 TL olan mazot 1 Aralık 2025’te 55,34 TL’ye çıktı. Gübre artışı da ona keza neredeyse katlandı. Hem enflasyondan hem de döviz kurundan etkilenerek fiyatları yükseliyor.

Mesela işçiliğe de bildiğim yerden örnek vereyim zeytinde budama yevmiyesi için günlük 2 bin TL konuşuluyor.

Piyasanın gerçeklerini sürekli konuşuyoruz ve evet satış ihracat tarafındaki daralmanın getirdiği bir sıkıntı var ama üretici tarafını da görmezden gelemeyiz.

Bugün devlet üretimi, üreticiyi sübvanse etmek dururken sıfır vergi ile tarım ürününü gümrükten sokarsa zaten tarımın sürdürülebilirliğinden bahsedemeyiz.

Aynı zamanda bu tarz ithalatların özellikle hayvancılık ve tohum tarafında ülkemizde hiç olmayan hastalıkları da ülkemizde görmek demek.

Mesela ithal sığır getirene kadar sığır yetiştiricilerinin maliyetlerini sübvanse etsek olmaz mıydı?

Ya da Mersin Limanı’na inen ceviz yerine yerli ceviz üreticilerimizin sübvansiyonunu sağlayıp ekim alanlarını genişletmesini destekleyemez miydik?

Bugün dünyanın en büyük zeytin ağacı varlığına sahibiz ama üreticinin canına tak etti diye dedesinin ektiği ağaçları söküyor.

Tek yıllık bitkilerle tarım yapanlara girmiyorum bile. Pazarda 20 lira olan marul için 2 lira üreticiye fiyat veriliyor, domates tarlada gübre, biber hayvan yemi oluyor.

Sonra ilgili bakanlık yetkilileri piyasadaki dengeyi bozduğu gerekçesi ile bu çiftçilere ceza yazıyor.

Geçen yıl örneğini yaşadık. Biber fiyatı öyle bir yere düştü ki eşdeğeri hayvan yemi daha pahalıydı. Üreticinin maliyeti düşürmek için biberi hayvan yemi yapması hangi serbest piyasa mantığına sığıyor peki?

Tarım ürünleri öyle saçma fiyatlanmaya başladı ki üretmek ve toplatmanın maliyeti karşılanmıyor. Mesela bir işçi bazı ürünlerde 1 günlük işçi yevmiyesini ancak 2 işçinin topladığı ürün karşılıyor. Yani üretim maliyeti ve 1 işçi yevmiyesi zarar yazıyor. Böyle olunca da çiftçi ne yapsın üretim maliyetine katlanmayı seçip en azından yevmiyeden kaçıyor.

Sahi çiftçi bunu yapınca suç kabul ediliyor ya peki otomobil fabrikaları üretimi durdurunca, distribütörler ürün satmayınca, ilaç şirketleri zarar ediyorum diye ilaç getirmeyince o şirketler de suçlu oluyor mu?

Çiftçi bizim çiftçimiz” günah keçisi aranırsa orada. Ama o koskoca şirketler giderse ne olur?

Endişe bu değil mi?

Peki çiftçiler tamamen tarımı bırakır ve tüm gıda sektörü o koca şirketlerin eline geçerse ne olur?

***

Bırakın şimdi her şeyi ne yapacağımızı konuşalım!

"Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür.

Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki çalışma imkanlarını, asri ve iktisadi tedbirlerle en yüksek seviyeye çıkarmalıyız.

Köylülerin gözleriyle görebilecekleri, çalışmaları için örnek tutacakları, verimli, modern, uygulamalı tarım merkezleri kurmak gerekli"

Ve

"Milli ekonominin temeli tarımdır."

Bu öneriler de benim değil! Bundan seneler önce Mustafa Kemal Atatürk tarafından söylenen sözlerdir.

Unutmadan, köylü seçim zamanları kahvede ziyaret edilip elini bile imtinayla sıkacağınız bir siyaset malzemesi değildir “Köylü Milletin Efendisidir!”